Kürt şarkıcı Mem Ararat'ın bu isyanı, Türkiye'de her şey yolunda illüzyonunun nasıl patladığının en net kanıtıdır. Olayın özeti şu: Adam Berlin'den Londra'ya kadar dünyanın büyük sahnelerinde bir sıkıntı yaşamıyor, ama kendi ülkesinde üstelik demokrasi vaadiyle koltuğa oturanların yönettiği belediyelerde kamu salonlarının kapısı yüzüne kapanıyor. Organizatörler aylar önceden yer istiyor, cevap hep aynı bayat numara: Dolu. Ama ne hikmetse o dolu salonlar bir türlü Mem Ararat'a boşalmıyor. Özel mekanda söyleyebiliyor ama halkın vergisiyle yapılan Harbiye gibi yerlere gelince bi dakka deniliyor. Bu, açıkça "seni piyasada izliyoruz ama devlette yerin yok" demektir; yani sansürün en sinsi, en ikiyüzlü halidir.
Şimdi kalkıp "Kürtler özgürce her şeyi yapıyor, her yerde Kürtçe çalıyor"diye masal anlatanlara gelince, sizin özgürlük dediğiniz şey, bir halkın dilini sadece düğün salonlarına ya da kulaklıklara hapsetmekse, o özgürlük değil, sadece tahammüldür. Bir sanatçı Avrupa 'nın göbeğinde en prestijli sahneleri doldurup kendi memleketinde sakıncalı muamelesi görüyorsa, orada devasa bir dışlanma vardır. Seçim zamanı gelince "kardeşiz, demokratız" diye Kürtlerin kapısını aşındıranların, iş icraata gelince bürokrasinin arkasına saklanıp yer yok demesi tam bir siyasi riyakarlıktır.
Eğer bu ülkenin en güzel sahneleri bu toprakların kendi sesine kapalıysa, o demokrasi dediğiniz şey sadece tabelada kalmış absürt bir şey demektir. İnsanların dilini ve sanatını kamusal alanın dışına itip sonra da "ne istiyorlar, her şey serbest ya" demek, karşındakinin aklıyla alay etmektir. Bu durum, sadece bir sanatçının engellenmesi değil, bir halkın kültürüne, kimliğine ve iradesine karşı takınılan o eski, statükocu refleksin hortlamasıdır.
Bu riyakarlıkla, bu korkaklıkla ne kardeşlik olur