İnsan bir sabah uyanıyor ve fark ediyor ki, hayat dediği şey aslında uzun uzun yaşanan bir şey değilmiş, daha çok aralardan sızan, tutmaya çalıştıkça avuçtan kayan bir şeymiş. Dün gibi dediğin ne varsa, usulca eskiyor. Bir zamanlar asla unutamam dediklerin bile, zihninde yer değiştirip silikleşiyor. Garip olan şu: O anların içindeyken bunun hiç farkında olmuyorsun. Hep bir sonra var sanıyorsun. Sonra konuşuruz, sonra gideriz, sonra düzeltirim, sonra yaşarım…
Ama o sonra dediğin şey, çogu zaman hiç gelmiyor. Ya da geldiğinde, artık aynı sen olmuyorsun.
Yıllar böyle uçup gitmiyor aslında, biz onları fark etmeyi bırakıyoruz. Aynı sokaklardan geçe geçe, aynı cümleleri kurup aynı şeylere üzülüp dururken, zaman da sıkılıp hızlanıyor sanki. Bir bakıyorsun, bir zamanlar hayalini kurduğun yaşa gelmişsin ama hayalin ortada yok. Sadece yorgun bir gerçeklik kalmış elinde. Ne tam kötü, ne de hayal ettiğin kadar iyi. Arada bir şey.
En çok da şuna insanın içi burkuluyor: Eskiden uzun gelen şeyler şimdi çok kısa. Bir yaz tatili çocukken bitmek bilmezdi mesela, şimdi koskoca bir yıl bile birkaç kötü günün arasına sıkışmış gibi geçiyor. İnsan büyüdükçe zaman hızlanmıyor belki, ama anlamı seyreltiyor. Her şey daha sıradan oluyor. İlkler azalıyor, tekrarlar çoğalıyor. Ve insan fark etmeden, yaşamak yerine idare etmeye başlıyor.
Bir de geriye dönüp bakınca fark ediyorsun, aslında hiçbir şey bir anda olmadı. Her şey yavaş yavaş kaydı elinden. Görüşmediğin insanlar birer hatıraya dönüştü, çok sevdiğin yerler artık sadece bir zamanlar diye anlatılan şeyler oldu. Sen de o anlatan kişi oldun sonunda. İşte en tuhaf tarafı bu : Bir zamanlar dinlediğin hikayelerin içine, fark etmeden kendin yerleşiyorsun.
Ve bir gün, çocukken tuhaf bir şekilde aklına kazınmış o yaşa geliyorsun. Benim için o yaş