Bir gece, insanlardan uzak bir ormanın ortasında oturmuş bir şeyler karalıyordu ki gecenin içinden güneş gibi bir kadın çıkageldi. Öyle ki usulca akan nehir bile birden ayın değil, kadının beyaz saçlarının ışığını yansıtmaya karar verdi. Ay buna hiç alınmadı. Aksine, o da kendi ışığını kadının beyaz elbisesine kondurdu ve daha önce ölümlü gözler tarafından hiç görülmemiş gümüş bir beyazlık içinde bu kadın, hem ay hem güneş gibi göründü Ozan'ın hala gören gözlerine.
Bir yerlerde bir çizgi, bir ayrım olmalıydı. Sınıra giderken, bir ayağı köprüde, bir ayağı toprakta olunca ne olacaktı -özgür mü yoksa bir asker mi? Bir ayağında sivil bot, diğer ayağında asker postalı mı? Kafasından sürekli böyle böyle çocukça düşünceler geçiyordu. Köprünün üzerindeyken karşı tarafta sayılacaktı, peki ya dönüp koşsa, asker kaçağı mı olacaktı?
Burada, bu tarafta insanların yaşamasına izin vardı; buradaki insanlar nefes alabiliyor, özgürce konuşabiliyor, istediklerini yapabiliyor, ciddi işlere hizmet edebiliyorlardı; ancak köprünün öte yanında, sekiz yüz metre ötede tıpkı bir hayvanın iç organlarının çıkarılıp alınması gibi insanların istekleri, arzuları içlerinden sökülüp alınıyordu; insanlar orada yabancı insanlara itaat etmek ve hiç tanımadıkları yabancı insanların kalbine bıçak saplamak zorundaydı. Ve tüm bunların arasında iki kirişin üzerindeki on düzine ahşap kazık üzerine kurulmuş şu küçük köprü vardı.