"İnsan varoluşu kendisi için çözmesi gereken bir problem oluşturan ve bundan kaçamayan tek hayvandır... O ilerlemek zorunluluğu hisseder ve dur durak bilmeyen bir çabayla bilinmeyeni öğrenmeye ve bilgisi içinde bulunan boşlukları cevaplarla doldurmaya çalışır. O kendisine kendisinin ve varoluşunun anlamının hesabını vermek zorundadır..."
Vaktiyle beden ruhun metaforuydu. Klasik İslam ve Ortaçağ Hristiyan düşüncesinde beden, kendi ötesinde bulunan daha 'ulvi' mevcudiyetlere işaret eden bir unsurdu. Ama son birkaç yüzyıldaki insanlık tarihinin özelikle Batı modernleşmesinin bilim ve teknolojinin mihmandarlığında aldığı yol, bedenin metalaşması sürecine alan açan bir işlev gördü.
Descartes'in homo sapiens'i ruh ve beden olarak ikiye ayırması sonucu ruh kiliseye, beden de bilime adanarak tam bir 'güçler ayrımı' gerçekleştirilmişti.
Fetvalar, insanların hayatını dine uygun yaşamaları için gereklidir, fakat belirli bir konuda "İslam ve ne söyler?" sorusuna cevap teşkil etmek bakımından yeterli olamaz. Belli bir konuda "İslam ne söyler?" sorusunun cevabı katmanlı bir cevap olmalıdır. Felsefi ve metafizik düzeyden fikir ve bilgi düzeyine, oradan hukuk ve siyaset düzeyine doğru bir düşünce akışı zaruridir.
Günümüzde yaşamın her alanı tıbbileştirildiği ve sağlıklı olmak bir fetiş gibi peşinden koşulan bireysel bir çaba haline geldiği için, hem yaşama hem de sağlığa emanet perspektifinin dışında, tamamen seküler gözle bakılıyor.
Böyle olunca da sağlıksız hayat "kaliteli" olmadığı için anlamsız bulunuyor. Halbuki hayatın bize emanet edilmesi, fıtratı bozmamak ve beden emanetini ruhu yüceltme maksadıyla korumak demektir. Dolayısıyla görünüşte "sağlıklı ve kaliteli" olmayan bir hayat, insan olmanın anlamını idrak erme bakımından çok da isabetli ve yüksek bir noktada olabilir.
Tuhaflıkla gizemi birbirine karıştırmak büyük hata. En basmakalıp suç, genelde en esrarengiz olanıdır. Çünkü çıkarımlarınızı yapabileceğiniz yeni ya da farklı özellikler taşımaz.