Ah!..
Neyleyim
Budur benim payıma düşen
İşte budur
Benden çaldığı gökyüzüdür asılan bir perdenin
Ya da inmektir ıssız merdivenlerden aşağı
Veya ıssız gurbetlerin boşluğunda ulaşmaktır belirsizliklere çürümüşlüklerle dolu
Dolaşmaktır acılar gömerek içine anıların bahçesinde
Ve de ölmektir “ seviyorum ellerini” diyen sesin titrek hüznünde..
Sonunda yolların tozuyla harmanlandı umarsız ayaklarım ve gidiyorum;
Gidiyorum dudaklarımda bir tebessüm gönlümde kanla gidiyorum;
Gidiyorum çek elini kalbimden
Eyy, sonu gelmez avare umut..
Evet, yazık ki bu benim
Yalnız bir kadın yani
Ve de soğuk bir mevsimin eşiğinde
Çamura batmış varlığını anlarken yeryüzünün kapısında
Yalın ama bir o kadar da kederler içindeki umutsuzluğunu gökyüzünün
Ve çaresizliği bu betondan ellerin..
youtu.be/IqZdNXhRlFk
Nereye kadar dedim kendime.
Başkalarının cümleleri ile nereye kadar...
Herkesin her şeyden anladığı bir devirde…
Bilmezdim ,şiir nerede başlar
Hayat…
Biter nerede.
“Muhabbet” demişti bir keresinde;
“Ben de ona aynı Muhabbeti taşıyorum…”
Mısra-i Berceste!
Ey benim kıyametim, Mahremi esrarım.
Şimdi dudaklarından dökülmeye korkan bir küfür gibiyken adım,
Tutmaktan imtina ettiğin bir el! Hüznü ile sızlıyor yaralarım .
Aklımı ellerinden kurtarmak için daha kaç ölüm gerek,
Gecelerden uyku dileniyorum, kaldırımlardan merhamet.
Sebep ?
Adınla açılan avuçlarıma, tırnaklarımı
Yedirirken bıraktım göğe bakmayı
“Ağlama “ diyor bir şarkı
“Ağlama
Sadece neden diye sor
Ve ölmemeye çalış…”
Ne kalmışsa geriye benden;
Fikrinden… Zikrinden… Hicrinden… Derdinden.
İstanbul kadar yorgun, İçeri şehir kadar bıkmış kendinden
Sen artık sustuklarımdan tanı beni
Yüzünle şerh düşülsün yüz sürmeden iman ettiğim şehirlere
Ardımda bıraktığım şehirlerce yara, kovulduğum şehirlerce küfür