“Türk, budalıklarının yükü altında ezilmiş, suçlarla lekelenmiş, kötü yönetim yüzünden çürümüş, çevresinde imparatorluğu paramparça olmuştu. Ama o hala canlıydı. Göğsünde dünyaya meydan okumuş ve yüzyıllar boyunca bütün istilacılara karşı başarıyla savaş vermiş bir ırkın kalbi çarpıyordu. Elinde yine modern bir ordunun donanımı ve başında, kendisi hakkında bildiğimiz kadarıyla, kıyametin dört ya da beş olağanüstü insanıyla boy ölçüşebilecek kıratta bir başkumandan vardı. Dünya yasasına düzen verecek insanlar Paris’in duvarları kumaş kaplı, yıldızlı salonlarında toplanmışlardı. İstanbul’da itilaf filolarının topları altında çalışan kukla bir hükümet bulunuyordu. Ancak Türk’ün ana yurdu Anadolu’nun sarp tepeleri üstünde bir avuç insan, kaderlerinin bu şekilde tayin edilemesini kabul etmiyorlardı. Şu anda, bir açık ordugah ateşi önünde, bir mültecinin eski püskü elbiseleri altında oturan, yüce bir şövalyelik ruhuydu” Winston Churchill, Mustafa Kemal için bunları yazmıştı.
(Churchill, The World Crisis: The Aftermath)