Neden ne olursa olsun, romanları severek okurken dünyanın sesleri, kokuları, görüntüleriyle karşılaştıkça, hayatta bulamadığımız bir gerçeklik duygusu hissederiz. Öte yandan karşımızda ne görülecek ya da dokunulabilecek bir eşya, ne bir korku, ne bir ses, ne de tadılacak bir şey vardır. İyi bir romanı okurken kafamızın bir yanı gerçekliğin tam içinde, hatta çok derin bir yerinde olduğumuzu, hayatın tam böyle bir şey olduğunu hissettirir bize; ama duyumlarımız aynı anda böyle bir şeyin hiç olmadığını söylemektedir. Bu çelişkili durum, içimizdeki derin eksiklik duygusunun kaynağıdır bence.