Uğultulu Tepeler benim için alışılmış bir aşk romanından çok daha farklı bir deneyimdi. Kitabı elime aldığım andan itibaren kasvetli atmosferi, sert karakterleri ve yoğun duygularıyla beni içine çekti. Emily Brontë aşk ile takıntı, sevgi ile nefret arasındaki çizginin ne kadar belirsiz olabileceğini etkileyici bir şekilde göstermiş.
Kitabın en dikkat çekici yanı karakterlerin kusursuz olmaktan çok uzak olmasıydı. Heathcliff başta olmak üzere neredeyse hiçbir karaktere tam anlamıyla yakınlık hissedemedim. Hatta zaman zaman hepsine öfkelendiğim oldu. Ancak tam da bu nedenle karakterler gerçek ve unutulmaz geldi. Özellikle Heathcliff’in çocukluğunda yaşadıklarının ardından hayatını intikam üzerine kurması, hem trajik hem de rahatsız edici bir hikâye ortaya çıkarmış.
Romanı okurken bunun klasik bir aşk hikâyesi olmadığını düşündüm. Burada aşkın kendisinden çok, aşkın insanları sürüklediği saplantılar, kırgınlıklar ve yıkımlar anlatılıyor. Karakterlerin birbirlerine olan bağlılıkları çoğu zaman sevgi olmaktan çıkıp takıntıya dönüşüyor. Bu yönüyle eser beni hem etkiledi hem de yer yer yordu.
İsimlerin ve aile bağlarının zaman zaman kafa karıştırıcı olması dikkat gerektiriyor. Özellikle iki kuşağa yayılan olay örgüsünü takip etmek için kitabı sakin bir zamanda okumak gerektiğini düşünüyorum. Buna rağmen hikâye ilerledikçe merak duygusu hiç azalmıyor.
Emily Brontë’nin dönemi düşünüldüğünde, kadın karakterlerin yaşadıkları baskılar ve toplumun onlara biçtiği roller de ayrıca dikkat çekici. Roman sadece bireysel tutkuları değil, dönemin sosyal yapısını da satır aralarında hissettiriyor.
Kitabı bitirdiğimde karakterlerin çoğunu sevmemiş olsam da hikâyenin etkisinden uzun süre çıkamadım. Uğultulu Tepeler, herkesin kolayca bağ kuracağı bir roman değil; ancak karanlık atmosferi, güçlü