Annem serzeniş dolu bakışlarla bakar, kaygılı bir devinimle beni gösterirdi. Kötü bir kadın değildi, ama benim mutluluğumu da, kendi mutluluğunu da birtakım düşsel tehlikelerin korkusuna kurban ederdi. Philippe "Annenizin bütün hastalığı bir aşırı önlem hastalığı" demişti. Doğruydu. Tüm insan yaşamını çilesine önceden alışılması gereken, çetin bir savaş sayardı. "Şımarık bir kız, acılı bir kadın olur" derdi, "bir çocuğu zengin olduğunu sanmaya alıştırmamalı; yaşamda nelerle karşılaşacağını Tanrı bilir" derdi. "Bir genç kızı övmek ona kötülük etmektir" derdi. Bu nedenle, güzellikten hiç nasip almadığımı, kendimi beğendirmekte çok güçlük çekeceğimi yineler dururdu bana. Bunun beni ağlattığını görürdü, ama cehennemden korkan bir insan için yeryüzü yaşamı neyse, onun için de çocukluk oydu; büyük çileler pahasına da olsa, ruhumu ve bedenimi geçici bir kurtuluşa doğru götürmek gerekiyordu, bu geçici kurtuluşun eşiğinde evlilik Son Yargı'ydı.
Hiçbir şey paylaşılmayan bir büyük aşk kadar alay konusu olmaz, ama hiçbir şey de bu denli alçak gönüllülük vermez insana; sevildiğimi sezince şaşırıp kalıyordum. Gerçek şu ki, bir erkeği zorlu pençesine almış bir tutku, hiç arzulamadığı bir zamanda kadınları kendine çeker. Bir başkasının saplantısı içindedir, doğuştan yumuşak ve duygulu bile olsa, ilgisiz ve nerdeyse kaba bir İnsan oluverir. Mutsuz olduğu için, sunulan bir sevginin çekimine kapılır bazı bazı. Bunu tadar tatmaz bıkar, bıktığını da belli eder. İstemeden, bilmeden, en korkunç oyunu oynar. Tehlikeli olur, yenilmiş olduğu için fetheder.