Akıl ve istidlâl sahibi, kendi fikrinin bir ürünü olarak 'işte bu görüş gerçektir, doğrudur' diye bir sonuca ulaşabilir. O görüş kendi zihninin, kendi aklının bir çıkarımı, kendi fikrinin bir ürünü olduğu için, ona yönelik sevgisi güçlenir. Bazen bu sevgi o kadar güçlenir ki, o görüşün doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde düşünmesine dahi engel olur. Hatta bu sevgi o dereceye ulaşır ki, o durumun yanlışlığını gösteren bir delil duyduğunda onu anlamaz, o delilin niteliğine vakıf olmaz, üzerinde durmaz. Aynen 'Bir şeyi sevmen (seni) kör ve sağır eder' denildiği gibi..." (Fahruddin er-Razî, el-Metalibü'l-'Aliye, c. 9, s. 38-39)
“Bir kimsenin Cenâb-ı Hakk'ın celal sıfatıyla edeplenmeden (sıkıntı ve mihnet içinde pişmeden) önce, O'nun cemalini müşahede ettiği iddiasında bulunduğunu görürsen onu terket, çünkü o (hali ve diliyle insanları aldatan) bir sahtekârdır."
İbn Atâullah-ı İskenderî, Hikem adlı eserinde der ki: "Kâinatın dış yüzü aldatıcıdır; iç yüzü ise ibret vericidir. Nefis, varlıkların dışındaki güzelliklere, kalp ise içindeki ibretlere bakar."
"Yüce ilâhımı tanıyınca, (kâinatta) başka birini görmedim. Zaten başkaları bizim yanımızda (kalbe girmekten) menedilmiştir. Kalbimi bütünüyle O'na verdikten bu yana ayrılıktan korkmadım. Ben bu gün de kalbim O'nunla birlik içinde kendisine vâsıl olmuş bir haldeyim."