“İnsanlığı ten rengine, ön yargılara indirgeyen insanlığını yitirmiştir.”
Okurken aslında tam da bu hissi verdi bana Bülbülü Öldürmek. İnsan olmanın bütün derinliğini, vicdanını, merhametini bir kenara bırakıp, ten rengine sıkıştıran bir topluluğun hikâyesi…
Yazarın anlatımında en çok beğendiğim şey, bu ağır meselelerin bir çocuğun gözünden anlatılmasıydı. Scout’un saf, şaşıran, sorgulayan bakış açısı aslında bizi de aynaya bakmaya zorluyor. Çünkü o henüz öğrenilmemiş önyargıların dışında, “doğal adalet duygusuyla” sorular soruyor. Buradan şunu fark ediyoruz aslında: “İnsan önyargıları sonradan öğreniyor.”
Kitabın içinde göze çarpan şeylerden biri, adaletin ve dinin çoğu zaman kadınlara ve farklı olana karşı nasıl kullanıldığıydı. Kurallar genelde kadınlara yükleniyor( vaazlarda onlardan söz ediliyor) sınırlar hep farklı olana çiziliyordu. Oysa inanç da, hukuk da, insanlık da evrensel olması gerekirken hep bir kesimin tekelinde kalıyor. (Maalesef)
Scout’un gözünden okuyunca; biz de bugün birçok meseleye “çocuk saflığıyla” bakabilsek, belki de meseleleri daha berrak görecektik diye düşündüm. Ama biz büyüdükçe önyargılarla kirleniyoruz.
Adalet bazen bir mahkeme salonundan çok, bir çocuğun “ama neden?” diye sormasında gizli.
Son olarak bülbül metaforu kitapta çok güzel işlenmişti aslında bütün mesele buydu; “Bülbülü öldürmek günahtır; çünkü o, masumiyetin ve adaletin şarkısını söyler.”