Ne zaman ki okuduğum bir kitapta ters giden bir şeyler olduğunu hissetsem, durup kendime birkaç soru sormadan geçemiyorum: Yazarın ve okurun yollarının kesiştiği ortak noktadan bazılarımızı koparıp alan sebep nedir tam olarak? Bir eseri yazan kişi, onu okuyacak olan kişileri ne kadar önemser ya da en basitinden hiç önemser mi? Okuduğumuz her kitabı beğenmezsek edebiyat perileri bizi yakalayıp sihirli değnekleriyle kurbağaya mı çevirir? “Ben bu kitap okudum ama beğenmedim” demek ve başka kitaplardaki olası ortak noktaların peşine düşmek midir tek çare ya da esas sorun?
Hep söylerim, yine söyleyeceğim: edebî zevk son derece kişiseldir; kişiye özgüdür.
Şimdi konunun odağındaki kitaba döneyim ve esas hikayeyi anlatayım size: Bir uzun öykü (novella) olan Kabuk Adam’ı bir çırpıda okudum (şu dönemde benim için önemli bir detay) ve aslında hemen söylemeliyim; bu kitabı merak ettiğim için okuyabildim. Ama okudukça neyi bu kadar merak ediyorum demekten de kendimi alamadım çünkü bu öykü ile roman arasında sıkışıp kalmış gibi olan kitapta adını tam olarak koyamadığım enteresan bir şeyler olduğunu düşünüyorum (eveeet, başlıyoruz). Anlatmak istedikleriyle ilgili büyük bir beklenti yaratmış yazar daha en baştan. Baştan sona okuduğunuzun yaratılmış bir metin olduğu algısının altını çiziyor. Üstelik kitabın başlangıcı çok etkileyiciydi; daha giriş cümlesinden sizi sarıp sarmalıyor. Beklenti ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o kadar sarsıcı olur. Hayatta da bu böyle, edebiyatta da. Sanki bir türlü söyleyeceklerini söyleyememiş hissi yarattı bende kitap ama aynı zamanda abartılı anlatımıyla yer yer beni hayal kırıklığına uğrattı. Bütün bunlara ek bir de kurguda mantık hataları var. Kitaba konu olan hikayedeki yarım kalmışlık, genel atmosferiyle okuyucuya yansıyor evet ama
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kadının erkekle kariyer yarışına girdiği bir ailede ne baba babalık, ne de anne, annelik vazifesini ifa edebilir.
Güçlü aile, kadının çocukların talim ve terbiye, erkeğin de onların nafakasını kazanma vazifesini üstlendiği ailedir.
*Erdem Özveren
İradesini kullanabilen bir insan; istek ve arzularının kontrolünü ele geçirerek yaşamını daha tutarlı, gerçekçi ve başarılı bir zeminde devam ettirebilir. Tam tersi şekilde, iradesini yeterince kullanmayan bir insan ise, istek ve arzularının etkisi altında daha çok haz odaklı bir yaşam sürerek gerçeklik zemininden git gide uzaklaşır.