Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kaybolurken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...
Ama şu an sessizlik istemediğini söylüyorsun. Çünkü insan sessizlikte saatin yüzlerce küçük parçaya ayrıldığını ve nefes alışverişlerimizin hasta bir adamın nefes alışverişine benzediğini kaygılı bir şekilde duyar. Bana bir öykü anlatmak istiyorsun. İsteyerek hem de. Ama benim hakkımda değil. Çünkü büyük şehirlerdeki yaşamlarımız deneyim elde etmek için çok kısa ya da bize öyle görünüyor, zira gerçekten neyin bize ait olduğunu henüz bilmiyoruz.
Bu harika bir saat, çünkü günbatımının yavaş yavaş solan renklerinin gölgeye dönüşmesinden, sonrasında altındaki karanlığın her yeri sarmasından daha güzel bir manzara yoktur, ta ki karanlığın siyah dalgaları duvarları sarıp bizi karanlığın içine sürükleyene dek.