Uzakta bir kırmızı görüyoruz. Gerçekten dikkat çekici. Hepimizin gözü ister istemez oraya kayıyor. Bakıyoruz. Hoşumuza gidiyor.
Ama bazıları bakılmasından rahatsız. Belki kırmızının kendisinden, belki onun bu kadar görünür olmasından.
Bu haset ya da nefret değil. Daha rahatsız edici bir şey:
O olmak istemek.
Bunun farkında. Emin değil sadece.
Kırmızı onu birkaç kez daha büyülüyor ve sonunda emin oluyor.
Ama bir fark var: O olmak istemiyor. Zaten hep oydu.
Herkese bundan bahsediyor. Ne kadar kırmızı olduğundan.
Ama o yeşil.
Ve bu tartışmalı bir durum değil. Görüyoruz. Yakın bile değil kırmızıya. Hatta onun tam zıttı.
Oysa kırmızıyla yan yana durmayı istese, bu çok şey anlatırdı.
Birleşseler ikisi de güçlü olurdu.
Yeşilin de göze çarpan bir tonu var elbet. Ama bunu kabul etmiyor.
“Kırmızıyım” diye bağırıyor.
Bu ısrar sadece kendini değil, kırmızıyı da değersizleştiriyor.
Ne kadar sevsem de bu yeşili; kendini kırmızı olduğuna hem kendini hem bizi ikna etme çabası yoruyor beni.
Uzaklaşıyorum. Yeşilden de, kırmızıdan da.
Bir de mavi var.
O, maviliğini kabul ediyor.
Ama bu kabulleniş fazla. Sanki tek özelliği buymuş gibi davranıyor.
Anlatırken kendini sesi yükseliyor. Duymak istemediğim kadar.
Üzerine yazıyor: Maviyim ben.
Yine etiket.
Evet, doğru etiket belki. Ama yine uzaklaşıyorum.