“Gecenin bir yarısıydı, ağlıyordu bebeler
Mezarın altından duydu onları anneler.”
Bir aileye evlatlık olarak alınan, her duygusunu nefretle harmanlamış Heatclift ve hırçınlığıyla insanları kendinden bezdiren Catherine’nin aşk / yaşam öyküsünü anlatıyor.
Genç yaşta annesi, babası, sevgilisi ve çocukluğu elinden alınan Catherine için, daha sonra ise annesinin kaderini paylaşan küçük Catherine için üzüldüm. Heatclift’in hislerinin ya da düşüncelerinin değişmeyeceğini kitabın ortasına geldiğimde anlamıştım nitekim Heatclift ölürken bile mutluydu. Kuytu köşede kalmış Heraton; sevgisizlik içinde büyümüş, çabasıyla saygıyı ve övgüyü en çok hak eden karakter oldu benim için. Kitabın sonlarına doğru küçük Katherine’nin de kendisine olan davranışlarının değişiminden isteklerim yerine gelmiş gibi hissettim. Karakterlerin hemen hemen hepsinde bir iticilik vardı fakat garip bir şekilde yine de hepsini sevdim. (Bunu da her karakteri derinlemesine işleyen Emly Brontë’ ye borçluyum galiba )
Olaylar bir karakterin başka birine geçmişi anlatması şeklinde yazıldığı için kesintisiz, bu yüzden okuyucuyu yoran bir anlatımı yoktu.
Emly Brontë’ nin tek romanı olan; intikam, kin ve nefretle harmanlanmış aşkın romanını okumanızı tavsiye ediyorum. Her cümlesinde, anlatılan her duygusunda içinizdeki nefretten ve aşktan bir parça bulacağınız, defalarca kendinize göre aşkın tanımını yapmanızı sağlayacak bu romanla sizi baş başa bırakıyorum.
Keyifli okumalar.