« Ve işte denizler altında yaptığımız seyahatin sonuna geldik.
Nautilus’taki yaşamım, Abraham Lincoln’dan ayrıldığım günden bu yana yaşadığım iyi kötü ne varsa, hepsi birer anı seli gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı: deniz altındaki avlar, Torres Boğazı, Papua’daki yabani topluluklar, karaya oturuşumuz, mercan mezarlığı, Süveyş geçidi, Santorini Adası, Giritli dalgıç, Vigo Körfezi, Atlantis, buzullar arasında mahsur kalışımız, ahtapotlarla mücadele, Gulf Stream fırtınası, Vengeur ve mürettebatıyla birlikte batan geminin korkunç görüntüsü…
Bütün bu sahneler, bir tiyatronun arka planında değişen görüntüler gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Bu sırada Kaptan Nemo’nun silueti tuhaf bir biçimde büyüyor, yüz hatları belirginleşiyor, bedeni insan ölçülerini aşan bir hale geliyordu. Artık o, benim gibi sıradan bir insan değil; denizlerin bir varlığı, adeta bir deniz ruhuydu.»
(s.519 - 525)
•••
Bu satırlar, yalnızca bir yolculuğun değil, bir zihnin çözülüşünün de özeti gibi. Okurken sadece metni takip etmedim; bahsi geçen sular altındaki hayvanlar aleminin bir çoğunu da araştırdım, arka planda su altı belgeselleri açarak o dünyanın biraz da içine girdim. Evet, yer yer bilgi yükü ağırlaşıyor ama bu ağırlık yolculuğun doğasına ait. Ve "doğa, daima ve her yerde kaptan Nemo'dan yana"ydı. :) Bu kitap, sabır isteyen ama karşılığını veren bir deneyimdi benim için.