Thomas Mann, Büyülü Dağ’ın önsözünde zamanı ve hikâye anlatma fikrini daha baştan masaya yatırıyor. Anlatıcı, okuru olayların ne olacağına değil, zamanın nasıl yaşanacağına hazırlıyor daha çok. Anlatılacak olan şey 'olaylar' değil, 'zaman'ın kendisidir. Anlatıcı, okuru hikâyeye değil, sürece davet ediyor.
Hans Castorp, üç haftalık bir ziyaret için geldiği sanatoryumda aylarını geçirir. Bu gecikme, basit bir hastalık meselesi değildir; zamanın uzaması, olayların askıya alınması ve gündelik hayatın ritmini yitirmesiyle birlikte Büyülü Dağ, kendi kapalı düzenini kurar. Sanatoryum, dış dünyadan kopuk bir iyileşme mekânı olmaktan çıkarak, kendine özgü kuralları, alışkanlıkları ve dili olan bir evrene dönüşür.
Bu evrende hastalık bir eksiklik değil, görünür olmanın bir koşulu. Ateş ölçmek, yatakta yatmak, belirli saatlerde yemek yemek yalnızca tedaviye yönelik pratikler değildir; bunlar aidiyet göstergeleri aynı zamanda. Sağlıklı olmak, burada neredeyse bir dışlanma sebebi.. Joachim, bu düzene direnmeye çalıştıkça acı çekerken; Hans Castorp tam da bu direnci göstermediği için tehlikeli bir uyum sürecine girer. Bu uyum, bir iyileşme değil, daha çok alışma hâlidir.
Bu yönüyle Büyülü Dağ ile Dino Buzzati’nin Tatar Çölü arasında bir benzerlik var gibi geldi bana. Tatar Çölü insanı boşlukla ezer; Büyülü Dağ ise konforla uyutur. Drogo, hiçbir zaman gelmeyen tehdidin karşısında kalede tükenirken; Hans Castorp, zamanın yumuşak uyuşturuculuğu içinde senetoryumda ağır ağır çözülür. İki romanda da bir bekleyiş söz konusu; fakat bekleyişin niteliği farklıdır: biri umutla, diğeri alışkanlıkla beslenir.
Kitapta beni en çok zorlayan karakter olan Settembrini ise; aklı, ilerlemeyi ve çalışmayı savunan bir figür olarak öne çıkar. Ancak onun sesi çoğu zaman ikna edici olmaktan çok yorucu