Amir Maalouf’un Semerkant eseri bize Ömer Hayyam’ın yazmasının hikayesini anlatmaktadır. Çocukluğundan beri Pers kültürüne meraklı ve araştırmacı ruhlu Benjamin Lesage, köklerini öğrenmek ve gizemli kitabı elde etmek için unutamayacağı ve hayatını kökten değiştirecek bir yolculuğa çıkar.
Kitabı Selçuklu dönemini ve yazmayı, İran’ın hikayesini, Benjamin Lesage’ın şahsi hikayesini anlatan olmak üzere 3 bölüme ayırabiliriz. Bu açıdan bakılınca kitap baya dolu görünüyor. Tabi konu bunların nasıl işlendiği benim gözümde.
Ki zaten en büyükbüyük eleştirim de bu. Çok şey anlatmaya çalışıp hiçbirini düzgün bir şekilde anlatamaması. Başlarda olayların çoğu Ömer Hayyam’ın başından geçtiği için bu hikayeyi biraz daha şahsi ve biraz daha duygusal olarak yorumluyorsunuz. Beklentinizi buna göre ayarlıyorsunuz. Sonrasında da Nizamulmulk, Hasan Sabbah, Sultan Alparslan gibi tarihte yer edinmiş karakterlerden bahsediyor. Ama bu anlatım oldukça üstünkörü ve yetersiz. Kafanızda bu kişiler canlanmıyor. Ardından da roman bir anda yazmanın hikayesini, onunla birlikte İran’ın politik ve ekonomik olarak çalkantılı dönemlerini ele almaya başlıyor. Hatta bir ara İran’ın siyasi durumuna o kadar değiniyor ki yazma neredeydi ona ne oldu diye soruyorsunuz kendinize. Tabi ki bunları yaparken Benjamin’in başına gelenleri de bize anlatıyor. Ama karakteri gerçekten iyi işlemiyor. Bize hayat hikayesini, dostluklarını, aşkını anlatıyor ama yaşatamıyor.
Bir diğer eleştirim de hikayenin çok kurgu gibi hissetirmesi ve gerçekmiş duygusundan kopuk olması. Benjamin’in diyalogları ve dostlukları o kadar yüzeysel ki arkadaşlarının ölümüne üzülemiyor, çatışma sahnelerini hissedemiyorsunuz. Yaşanan her şey size bir fanteziden ibaretmiş gibi geliyor.
İyi yaptığı hiçbir şey mi yok tabi ki de var. Ömer Hayyam