Gözlüğünü aldım ve taktım, ne gördüğünü anlamak istedim. Ve dünyayı senin açından baktım.
Senin gözlerinden hakikat daha az düşmanca, dünya daha pembe, daha tatlı, insanlar gülümsüyor.
Gözlüğü saklasam mı diye düşünüyorum.
Bana inanıyordu, onun sayesinde ben de kendime inanmaya başladım. O dönem neredeyse bir hiçtim, şimdiyse neredeyse bir şeyim.
Sanırım benimle gurur duyuyordu. Arkadaşları için bana kitaplarımı imzalatıyordu. Madem uzağı iyi görüyor, hâlâ gurur duyuyor olmasını isterdim. Artık burada olmasan da neredeyse her gün tıkanmaya ve tıraş olmaya devam ediyorum. Benden utanmaman için ve her şeye rağmen cesur olduğumu düşün diye kendime dikkat ediyorum, iyi bakıyorum. Çok şükür kızım Marie var. Onun seviyesinde olmam lazım. Burada, aşağıda herkezin seni ne kadar çok sevdiğini görmeliydin. O kadar çok kişi ağladı ki. Ben ağlamadım. Bilmiyorum. Sadece küçük mutsuzluklar için ağlıyorum, büyüklere ağlamıyorum. Ve sanırım gözyaşım kalmadı. Küçükken hava ne zaman soğuk olsa ağlardım. Gözyaşı kaynaklarını kurutmuş olmalıyım.
Gümüş kalemini buldum, sanırım uzun zaman önce sana aldığım bir hediyeydi, gümüş zamanla kararmış. Nereye gidiyoruz baba? adlı kitabımda, senden bahsettiğim bölümün sonuna, bununla bana tatlı sözler yazmıştın. Şöyle yazmıştım: “Sonra bir gün, hoş, eğitimli, mizah anlayışı olan bir kız vardı. Bana ve iki küçük yavrucuğuma ilgi duydu. Şanslıydık, kaldı.” Sen de bana gümüş kaleminle cevap yazmıştın: “Güzel kız daha uzun, uzun bir zaman sizinle kalacak [sözünü tutmadın], çünkü o da yakışıklı prensi gibi nazik, nefis ve sevimli bir adamın ilgisini çektiği için çok şanslıydı.” Tatlı kelimeler, iltifatlar dışında bir şey yapamayan bir gümüş kalemdi o. Sen ondan “ukala”, “sinir bozucu”, “kaprisli”, “despot” yazmasını istedin de, eminim seni reddedecekti. Bozulur, yine yazmazdı.