Işıl Işıl Sylvie öldüğünden, sönüp gittiğinden beri ev oldukça karanlık, yeri gölgede yaşıyorum. Ne kadar ampul değiştirsem, ne kadar güçlülerini koysam değişmiyor, sürekli karanlık.
Boynuz Burnu’nda küçük bir yelkenlideyim. Deniz beyaz, gök siyah. Yelkenleri indirdim, kamaranın dibine çömeldim, başımı ellerimin arasına aldım. Ortalığın yatışmasını bekliyorum. İyimserim, yatışacağına inanıyorum. Fırtınalar, kar gibi sonsuz değildir.
Eşyanın güzelinden anlayan o, neden beni seçmişti? Ben ki, hiçbir özgün üslubu olmayan, 20. yüzyıla ait kaba saba, kendi kendine düz duramayan, eğri bacaklı, bir bacağı diğerine göre kısa, sıradan bir eşyayım. O ise benim kısa bacağımın altına sıkıştırılan takoz olarak beni ayakta tuttu, onun sayesinde dik durabilirim.
Sylvie ayaklarının ucuna basarak, usulca gitti. Hafifçe zıplayarak ve mutluluğun çekip giden sesiyle.
Rahatsız etmek rahatsız etmek istemezdi, ama beni son derece rahatsız etti. Bu sene, kış daha erken, 12 Kasım’da başladı. Sanırım çok uzun sürecek ve her zamankinden sert geçecek.
Sylvie beni terk etti. Ama başka biri için değil. Güz yapraklarıyla beraber kibarca yere düştü. Irmaktan geçen bir kuşun gagasının rengini tartışıyorduk. Aynı fikirde değildik, ona sen göremezsin dedim, gözlüklerin yok. Güzel durmadığı için takmak istemediğini söyledi. Uzağı iyi görüyorum dedi ve sustu, sonsuza kadar. İtfaiyeciler geldiler, ateşi yeniden canlandırmayı başaramadılar, Sylvie son nefesini vermişti.
Kendinden bahsetmeyi sevmezdi. Madem şimdi gitti, fırsattan istifade edeyim.