Üç gün yatak dördüncü gün toprak diye dua eden yaşlıların bu arzularını çağ ivedilikle reddediyor. Üç gün yataktan kasıt son nefesi kavi’leştirme arzusudur. Ömrümüzce kopuk yaşadığımız zincire kelimelerden bir halka olup bağlanma arzusudur. Oğlunu kızını etrafında dua ederken görmek, başucunda okunan Kur’an’ı dinlemek, şehadet telkinlerine dil döndürmek, af ve mağfiret bulma umudu ile dünyayı usulca mırıldanarak terk etmenin yollarını aramaktır üç gün yatak arzusu. Ölüm azabının kelimelerle değiş tokuşudur. Kurbanın bıçağa değil tekbir sesine canını vermesi gibi. Ölüm döşeğinde kelimelerden bir ipe tutunup geçip gitmeye çalışmaktır. Gerçi ölüm döşeğini de reddetmektedir çağ. Ölüm döşeğini altımızdan hızlıca çekmiş yerine -yoğun bakımda türlü cihazlara bağlı olarak yaşayan kişinin yattığı- yaşam ünitesini iteklemiştir.
Yoğun bakımda ölmez insan yaşamını kaybeder sanki. Onca kabloya, cihaza, sağlık görevlisine rağmen ölmek bir yenilmişlik sayılacağından hasta ölmez yaşamını kaybeder. Kelimelerden kopuk maddeye bağlı bir umuttur kaybedilen. Doktorlar arar, hasta kaybeder. İlaçlar bulur, hasta kaybeder. Reçeteler doldurulur, hasta kaybeder. Böyledir. Dördüncü gün toprak arzusu ise başka bir reddediş ile karşılanır. Toprağa ulaşmak o kadar kolay değildir. Önce morg vardır. Uzaktaki akrabaların beklenmesi, cenaze evinin dizaynı, ölüm raporu, dirim kimliği, yakaya tutturulacak resmin çoğaltılması, mezarlıkta yer ayarlanması, yemek şirketi ayarlanması gibi ölümle değil de hayat ile ilgili kurallar yüzünden cenaze bekletilir. Dünya sürgününe kuyruk eklenir, lehim yapılır, teneke bağlanır. Eskilerin “üç gün yatak, dördüncü gün toprak” arzusu buharlaşır, gençlerin diline ise bu dua hiç uğramaz olur.
“Eski neslin anlattıklarını anlamıyoruz” demişti bir genç. Aslında tafsilatlı