"Egemen bir sınıfın var olduğu yerde, ahlak ve maneviyatın büyük bir kısmı bu egemenlerin sınıfsal çıkarlarından ve üstünlük hislerinden meydana gelir."
"Söyler misiniz bana, hak ve adaletin, hukukla bir ilgisi var mı?"
Ingram tebessüm ederek, "Adaletin değil ama adalenin ilgisi var.", dedi.
"Gücün mü yani?" diye sordum kuşkuyla; Ingram başını salladı. "Ama buna karşın hukuk vasıtasıyla adaleti sağlamamız lazım öyle değil mi?" dedim.
"İşin içindeki paradoks da o," diye karşılık verdi. "Aslında adaleti sağlıyoruz."
"Gerçek sevgiyi tadanlar sıhhatleri yerinde, kendilerinden emin, gururlu, neşeli insanlar değildir; onların buna ihtiyaçları yoktur zaten; sevilmeyi kabul ediyorlarsa bunu, sanki herkes kendilerine saygı borçluymuş gibi böbürlenerek, aldırmayarak yaparlar. Başka birinin kendilerine bağışladığı bu sevgi onlar için sadece bir süstür, saçlarında bir ziynet, bileklerinde bir bileziktir ama onların hayatlarının tek saadeti, tek manası değildir. Ancak kaderin sillesini yemiş olan acizler, biçareler, felaketzedelerdir ki sevgiden bir fayda görürler. Birisi ömrünü onlara hasretti mi, böylelikle hayatın kendilerinden esirgediğini de bahşetmiş olur onlara. Ve ancak onlardır ki alçak gönülle, minnetle severler."
Verdiğimiz kararlar çok daha fazla kendi durumumuza, kendi muhitimize bağlıdır ama biz bunu pek böyle sanmayız. Kafamız sadece edindiği intibaları, karşılaştığı etkileri nakletmekle yetinir. Hele çocukluğundan beri askeri disiplin içinde yetişmiş birisi, aldığı emir karşısında hiçbir şey yapmadan botun eğer. Her askeri komutun onun üzerine mutlak bir kudreti vardır ki akla, mantığa sığar şey değildir bu. Hipnotize edilmiş bir kimsenin nasıl hipnotizmacının iradesine boyun eğerse böyle bir insan da -saçmalığına inanmış dahi olsa- aldığı emirleri üniformanın cenderesi içinde hiç karşı koymaksızın, hemen hemen şuursuzca yerine getirir.