Gurbette İstanbul'un tadı çok başkaydı. Önemsiz, sıradan hiçbir semti yokmuş; dünyadaki bütün büyük şehirlerin bir semti tanınırsa, şehrin tamamı hakkında fikir sahibi olunabilirmiş. Ama İstanbul'da her köşe başı dönülünce, ayrı bir karakterle karşı karşıya gelinirmiş. Insanın canının sıkılmayacağı tek şehir orasıymış...
Dinimizde ve milletimizde bir eksiklik bulunsaydı, ardımızda çil çil medeniyetler bırakıp, eski dünya kıtalarında kolan vuramazdık. Demek ki eksiklik onlarda değil, yetişen nesillerdedir. Bizler, yani okula gitmek imkânına kavuşmuş hepimiz, mesleklerimize ait bilgilere en üst seviyede sahip olmalı, şahsiyetimizi fedakârlık şuuru, hizmet aşkıyla beslemeliyiz. İşte o zaman eli öpülesi milletimizin Rönesansı başlar; on ile onbeşinci yüzyıllar arasında olduğu gibi insanlığın ışık kaynağı haline gelir.
Nasıl ki doğmak, büyümek elimizde değilse ölmek de elimizde değildir. İstesek de, istemesek de her dakika bizi mezarlığa sürüklüyor. Ancak bizden sonra kalacak bir şey yapmakla zamana başkaldırabiliriz. Bunun da en verimli yeri millet hayatıdır; oraya dökülen her damla ter veya kan mutlaka meyvesini verir.
Bazılarının "Bizim Yemen'de ne işimiz var?" diye sık sık homurdandıklarını duyuyoruz. Bu beyinsizler "İngilizlerin Aden'de ne işi var?" sorusunu kendilerine neden sormuyorlar? Azıcık beyni olan Eritre'ye İtalyanların, Cibuti'ye Fransızların hangi mantıkla yerleştiklerine kafa yormaz mı?Kızıldeniz'in, önemle Babü'l-Mendep Boğazı'nın stratejik değerini anlamayan budaladır. İstanbul'un güvenliği nasıl batıda Tuna'dan başlarsa, qünevde de Babü'l-Mendep Boğazı'ndan başlar.