Hayattaki tek gerçeğin ölüm olduğunu anlayan birisinin, ölümün bile yok edemediği bir anlamı arayışının kitabı. Hayatı, anlamını, inançları, insanları sorgulayan ve sorgulamayan 'insanlığın' farkında olmadığı cehaletinin ağırlığını kendi ruhunda hissedişi... Tolstoy kendini hiçbir zaman insanlığın bir parçası olarak göremiyor. (( Asla sorgulamayan, hatta kendisi gibi düşünmeyenleri dışlayan bir toplumun parçası olarak görememek kişi için şeref falan olmalı zaten.)) Göremediği için de insanlardan uzaklaşıyordu. Tolstoy: " Herkesin kendini çok iyi hissettiği, herkesin ne yaptığını bildiği, oysa senin kendini iyi hissetmeyip dışlandığın neşeli bir topluluğa düşersen, ne yap et onlardan uzaklaş!" diyordu. Tolstoy'a göre kurtuluş cehaletteydi. Ama kendisine sunulan yaşamı sorgulamadan, olduğu gibi kabullenip ruhundaki ızdıraba son vermeyi kendisine yediremiyordu. Hayatın anlamını ısrarla arıyordu. Ve sonunda onu önceden anlam veremediği, hatta terk ettiği inançta buldu. Hayata ölümle bile yok olmayacak anlamlar veren şey inançtı.
Ama benim gözümde bu durum Tolstoy'u çevresindeki diğer inançlı insanlar gibi yapmadı. Çünkü diğerleri kendilerine sunulan hayatı sorgulamadan olduğu gibi kabul edip mutlu olurken, Tolstoy bilgeliğin ve sorgulayışın verdiği ızdırap ile beraber kendi emekleriyle buldu hayatın anlamını. Keşke herkes böyle olsa. Herkes birilerine, bir şeylere sorgulamadan, körü körüne bağlanmasa. İnandığı şey gerçekten doğru olsa bile onu uzun ve anlamlı bir arayışın sonunda sorgulayarak bulsa. Çünkü sorgulamamak, uymak, uysallaşmak ve bu şekilde inanmak bize de, bizim toplumumuza da birçok felaket getirmedi mi? Hâlâ da getirmeye devam etmiyor mu?...