Ağırlık enteresan bir kavram... Demirin, çeliğin, betonun ağırlığını bir tartıya koyarak kolayca bulabilirsiniz ama acının kaç kilo geldiğini tartacak bir terazi yok elimizde.
'Anne, dedim, anne... Bu kelimeyi söyleyince neden içim acıyor anne? Neden bayramlık hazırlanmış çocuk sevinci uyanmıyor içimde? Neden şu iki hece taş olup boğazıma duruyor, neden yutkunuyorum, nedir bu boğazımdaki doluluk hissi Anne...!?
Yokluğuna alışmak demek, o hayattayken beraber yaptığınız şeyleri artık tek başınıza ya da en azından onsuz yapmaya alışmak demekti. On altı yaşında bir genç kız olan benim için bu, babasız pazar kahvaltıları, babasız piknikler, gece uyumadan önce üstünün örtüleceğini ve kapının kilitleneceğini bilmek gibi şeylerdi. Yaşım ilerledikçe de babasız kız istemenin, babasız düğünün, baba eli öpmeden yuvadan uçmanın, ilk çocuğumun 'dede' dediğini hiç duyamamanın içimi yakan acılarıydı. Annem içinse en üst raftakş salata tabağına ulaşmak, kavanozların kapağını açmak, evin erzak alışverişine çıkmak, faturaları ödemek, maaşı eline alıp gider taksimi yapmak gibi tek başına yapılacak daha bir sürü şey, babamın yokluğunu her gün hissettirecekti....
Görünmek için içimdeki kız çocuğunun kurdelelerini çözüp atmam, saçımı kısacık kestirmem, etek giymeyi bırakmam, kendim olmayı bırakmak zorunda kalmam ve daha bir sürü anı, daha şimdi yaşanmış gibi birer birer açılıverdi zihnimde.