Bazı hikâyeler vardır; mürekkeple değil, kanla, terle ve gözyaşıyla yazılır.
Çanakkale Deniz Zaferi, işte o imkânsızın mümkün kılındığı, bir milletin sinesini siper ettiği günün adıdır.
“Çanakkale içinde vurdular beni…” diye başlar o yanık türkü.
Henüz bıyığı terlememiş, annesinin kuzusu, vatanın ise aslanı olan yiğitler; üzerlerine yağan mermi sağanağına bir an bile tereddüt etmeden yürüdüler. Göğüslerindeki imanı, düşmana karşı dimdik bir kale yaptılar.
“Ey on beşli, on beşli…”
Sesleri hâlâ bu topraklarda yankılanır. Okul sıralarından kalkıp siperlere koşan, kalem tutacak elleriyle tüfek kavrayan o körpe fidanlar…
Analarının yaktığı kına, onların vatana adanmışlığının sessiz bir yeminidir. O kınalı Mehmetler, “Vatan sağ olsun” diyerek toprağa düşerken; aslında her biri bu topraklara hürriyet eken birer tohum oldu.
Onlar için geri dönmek bir seçenek değildi.
Çünkü arkalarında bıraktıkları her şeyin, bu fedakârlıkla korunacağını biliyorlardı.
Gelmeyi hiç düşünmediler.
Bir adım sonrasının şehadet olduğunu bilerek yürüdüler sonsuzluğa.
Bugün bastığımız her karış toprakta onların izi, aldığımız her nefeste onların hatırası var.
Seyit Onbaşı’nın omuzladığı yük, yalnızca bir mermi değil; bir milletin kaderiydi.
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Çanakkale’yi geçilmez kılan tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz.
Ruhları şad olsun.