"Ey kör! Ac gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi
"Babamı hiç görmedim Orhan." Sadece bu kadarını söyleseydi yeter de artardı bile; geri kalan her şey o ilk ve büyük acının dinmek bilmeyen sızılarıydı. Babasız kadınların ömür boyu peşini bırakmayan o şiddetli kalp ağrısı. Defne hayata başladığı anda bir yalnızlık dolambacının içine savrulmuştu. Babası herkesin dilini lâl eden çözülmez bir sırdı, buz tutmuş bir güneş, hayallerin bile ulaşamadığı uzak bir ülke, kelimelerin yetmediği bir masaldı.
Cevapsız kalan sorular, zamanı aşıp yeniden Defne'nin yüreğine yerleşti. Bu kez ölümden daha derin bir yara kapladı ruhunu, uzaklar. Belki Defne'ye kalsa ölümü tercih ederdi, çünkü uzaklara giden bir baba kalbini daha çok acıtıyordu; uzaktaki her insan biraz ölüydü ve bu kalbindeki ağrıyı katbekat çoğaltıyordu.