Başımı kaldırıp gökyüzünün o kudretli ateşine baktım. Dedim ki kendi kendime, daha evvel nasıl devrildiyse bir bir yıllar, elbet geçecek her şey yine. Ayrılıklar, kalp kırıklıkları, bekleyişler, mevsimler ve tabii bir de bu yaz. Hep bir enkazdan doğacağız biz ve en nihayet göçerken buralardan, ardımızda bırakacağımız yine başka bir enkaz.
Kurduğum turşunun, kuruttuğum tarhananın bile tadına bakabileceğimiz meçhulken, gidenler çoktan gitmişken, geriye kalan herkese, her şeye bir çeşit şefkat duyuyorum.
En kolay ne feda edilir bu ülkede? Ve yerlerinden kalkmadan cevaplıyor: Yirmi yaşında çocuklarımız var bizim. Her zaman her devirde ölmekle vazifeli yoksul çocuklarımız. Ne vakit sıkışsa başımız, kumbara gibi kırıp bozdururuz canlarını. Yaşasın kahramanlarımız.
İnsanın başkasını, yeri geldiğinde kendini bile değiştirebildiği nerde görülmüş? Ya kabul edersin ya çeker gidersin. Üçüncü bir seçenek yok. Ama yilların getirdiği, bedeli ağır bir malumat bu, gençlikte pek bilemezsin.