Zola’nın bu kitabı aslında "ölüm güzellemesi" yapan o sıkıcı klasiklerden değil; daha çok, ölüm döşeğindeki insanların maskelerini düşüren sarsıcı bir reality şov gibi. Zenginlerin sahte gözyaşları ve miras kavgalarıyla dolu gösterişli vedalarından, yoksulların kimsesiz ama bir o kadar gerçek sonlarına kadar her şeyi yüzümüze çarpıyor. Yazar, bir bilim insanı soğukkanlılığıyla "Ölürken bile eşit değiliz," diyor ve banka hesabımızın tabutumuzun kalitesini nasıl belirlediğini acımasızca eleştiriyor. Okurken insanın içini bir miktar "vay be" dedirten bir ağırlık kaplasa da, aslında hayattayken kovaladığımız statülerin ölüm karşısında ne kadar trajikomik kaldığını görmek insana çok farklı bir bakış açısı kazandırıyor.
Oscar Wilde, "sanat sanat içindir" ilkesini işlerken, aslında insanın kibrini ve vicdan azabından kaçış çabasını cerrah titizliğiyle deşer. Kitap, dışarıdaki kusursuz parıltı ile içerideki çürümüşlük arasındaki derin uçurumu simgeler; Dorian genç kalırken, her günahı ve yaşlılığı tuvaldeki portresine hapsolur. Bu eser, aynadaki aksinden korkan herkesin hikayesidir ve sanatın ölümsüzlüğü karşısında insanın geçiciliğini sert bir biçimde yüzümüze çarpar.