Mehmet

. Bu kemâl tarîk-i îmânda olduğu gibi tarîk-i küfürde dahi olabilir. Zîrâ her bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı olan ismin tarîk-i müstakîminde yürür; ve o ismin nihâyet-i tarîki, kendi mazharının kemâlidir
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
“Hikem” “hikmet”in cem’idir; ve hikmet, hakāyık-ı eşyâya gereği gibi ilim ve o ilim muktezâsınca amelden ibârettir.
Ehl-i cehennem, birisi muvakkat ve diğeri müebbed olmak üzere iki kısımdır: Muvakkat olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen usât-ı mü’minîndir. Bunlar tecellî-i Müntakim’den sonra cennete idhâl olunurlar. Müebbed olanlar ehl-i şirk ve küfür ve nifâk olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin iktizâsı budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat devre-i medîdeden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti zâil ve ىــلع يــتمحر تقبــس يــبضغ [Rahmetim gazabımı geçmiştir.]54 sırrının zuhûruna mebnî bu hâl ehl-i cehennem hakkında bir naîm olur. Nitekim hadîs-i şerîfte اــهيف تــبنيف رــيجرجل� ةرجــ َش [Orada Circîr ağacı yetişir.]55 buyurulmuştur. “Circîr” ya’ni maydanos, gāyet sulak mahalde biten bir nebattır; ve Kur’ân-ı Kerîm’de اـ ـباقح� اـ ـهيف نــيثبال (Nebe’, 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] âyet-i kerîmesi ile intihâ-yı azâba işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkāb” “hukub”un cem’i olup müddet-i medîdeden kinâye olmakla, intihâ ma’nâsını ifâde eder.
Beşeriyetin isti’dâdı peyderpey inkişâf ettikçe her bir karnda kendilerinden isti’dâdlarına göre birer nebî zâhir oldu
On Üçüncü Fasıl: Telhîs-i Merâtib-i Vücûd Bâlâda tafsîlen beyân olunan vücûdun yedi mertebe-i tenezzülünü mücmelen dahi zikretmek fâideli göründüğünden bervech-i âtî beyân olunur: Birincisi: “Lâ-taayyün”, “ıtlâk” ve “zât-ı baht” mertebesidir. Bu mertebede vücûd cemî’-i nuût ve sıfât izâfesinden münezzeh ve her kayıddan ve hattâ kayd-ı ıtlâktan dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ’nın künhüdür ki, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Belki bütün merâtib onun tahtındadır. Buna “mertebe-i ahadiyyet” derler. [m/72] İkincisi: “Taayyün-i evvel”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zâtını ve sıfâtını ve bilcümle mevcûdâtı, biri diğerinden mümtâz olmamak üzere, bervech-i icmâl, bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vahdet” ve “hakîkat-i muhammediyye” derler. Üçüncüsü: “Taayyün-i sânî”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zât-ı aliyye ve sıfât-ı seniyyesini, biri diğerinden mümtâz olmak üzere, alâ-vechi’t-tafsîl bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vâhidiyyet” ve “hakîkat-i insâniyye” derler. Dördüncüsü: “Mertebe-i ervâh”dır. Bu mertebe, eşyâ-yı kevniyye-i mücerrede-i basîtadan ibârettir. Ya’ni burada mâdde ve terkîb yoktur; ve bunlar kendini ve mebdeini ve emsâlini müdriktirler. Beşincisi: “Mertebe-i misâl”dir. O da eşyâ-yı kevniyye-i mürekkebe-i latîfeden ibârettir ki, bunlar parçalanmaz ve yırtılmaz ve yapıştırılmazlar. Rü’yâda ve âyînede görülen suver-i hayâliyye gibi. Altıncısı: “Mertebe-i âlem-i ecsâm”dır. Bu mertebe de, eşyâ-yı mürekkebe-i kesîfeden ibârettir ki, teczie, teb’îz ve hark ve iltiyâm kabûl ederler. Yedincisi: Kâffe-i merâtibi, ya’ni cismânî ve nûrânî ve vahdet ve vâhidiyet mertebelerini câmi’ olan bir mertebedir ki, “insân-ı kâmil” derler. Bu mertebe vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri ve libâs-ı ahîridir.