“Gözyaşları içindeki parlak, nemli gözleri siyah elmaslara benziyordu. Onun gözlerinde onun o siyah gözlerinde arayıp durduğum sonsuz, karanlık geceyi buldum.”
Madam Bovary
Otuz dokuz gün önce ablam melek olup ellerimizin arasından uçup gitti. Henüz 28 yaşında ve hamileydi, bir hafta sonra da doğum yapacaktı. Hayatıma yön verip iyi olan bütün özelliklerimi inşa etmiş bir kadın için sadece abla demek haksızlık olur. Köy tuvaletine giderken korkmayayım diye kapıda bekleyen, bir güne bir gün sıkılmadan çizgi filmlere tercümanlık edip bana Türkçeyi öğreten, başımı yıkayan, veli toplantıma katılıp ödevlerimde yardımcı olan, uyurken üstümü örten ve sizinle paylaşamayacağım kadar değerli olan daha nice güzellikler veren tanrıçamı bir abla gibi değil bir anneden daha fazlası görüyorum. Vefatından sonra sığındığım ilk şey kitaplar oldu. Bu romandan önce Kürtçe bir öykü kitabına başlayıp bitirmiştim fakat o kadar odak problemi yaşadım ki ismini bile şu an yazarken hatırladım. Madame Bovary, dünya klasikleri arasında baş yapıtlardan ve ilk romanlardan biri. Devam edemedim. Bu kitap okuması için ablamdaydı, sayfa 18-19 arasında bir ayraç var. Henüz kitabını bile bitiremedi.
“Bulanık bir biçimde, her şeyin üstünde dalgalanan kara bir havaya bürünmüş gibiydi her yanı. Sanki felaket bulutları gelmek üzereydi. Keder, boş ve sahipsiz şatolarda, kış rüzgârı gibi, hafif uğultularla işliyordu ruhuna. Bir daha geri dönmeyecek olanın ardından dalından düştü bu. Bitirilmiş her işten sonra insanı saran yorgunluk, alışılmış bir hareketin durmasından, uzamış bir titreşimin birdenbire kesilivermesinden gelen acıydı.”