Osmanlıca ile Türkçe aslında birbirinden farklı diller değildir ve 1928'de değişen sadece alfabedir. Nasıl Latin harfleriyle yazmamız Titus Livius'la sohbet edebileceğimiz anlamına gelmiyorsa Arap harfleri kullanmak da bizi sahabe yapmıyor. Ancak matbaanın yaygınlaşmadığı bir toplumdan elimizde kalan kaynakların büyük bir kısmının emperyal elitler tarafindan üretilmiş olması, Osmanlıcanın bir saray dili olarak karşımıza çıkması sonucunu doğuruyor. Bu dil birçok Arapça ve Farsça kelime ve terkiple (tamlama) süslenmiş olsa da dilbilgisi ve sentaks açısından Türkçe. Elinde bir sözlük olan herkes rahatlıkla bu lisanı anlayabilir.
Robin Dunbar'a göre, tek tek gözlem yapmanın mümkün olmadığı kalabalık gruplarda insanlar dedikodu yaparak diğer üyelerin itibarı, güvenilirliği ve kabiliyetleri hakkında bir fikir sahibi olabiliyorlar,
İnsanoğlu ne hayvanların en güçlüsü ne de primatların en akıllısı. Ama binlerce yıllık bir deneme-yanılma süreci sonunda icat ettiği aletlerle önce hayvanlara hükmetmeyi, ardından da aslında kendisinden hem daha kaslı hem de daha büyük bir kafatasına sahip Neanderthalleri yok etmeyi başardıysa bunu etkili bir grup organizasyonuna borçlu.
Eskiden bir fikir ile gerçekleştirilen seyahat şimdi daha çok bir itki ile gerçekleştiriliyor. Diziler, filmler, sosyal medya paylaşımları, arkadaş ve komşuların tavsiyeleri ve indirimli tatil paketlerinin etkisi altında çıkılan bu yolculuklar eskisine göre daha az içsel tecrübeye dönüşüyor; amaç çoğu zaman görmekten ziyade göstermek, anlamaktan ziyade anlatmak aslında.