Benim için televizyon izlemek, insanları neden sevmediğim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon içimizdeki bütün iğrençliklerin özü. Hayatta zaten kabullenmekte zorlandığımız insana ait özellikler televizyonda göründüğünde doğrudan çarpıcı hale geliyor. İnsanlar salaklaşıyor. Televizyonda ben de salak gibi dururdum.
"Sevgili dostum, yağsız süt, insanoğlunun ulaşabildiği en yüksek noktayı temsil ediyor" diyorum. "En salağımız bile, sıradan inek sütünü her zaman için temin edebilir; ancak yağsız süte doğru atılan bir adım, sadece ve sadece modern zamanlarda gerçekleştirilebilen hassas bir ayırma tekniğiyle birlikte en kralından bir fikir gerektirir. Aslında korkarım, insanlar bundan daha fazla ilerleyemez. Yağsız süt, her şeyin ötesinde bir iş olarak kalacak. Ama bize hedef oluşturacak bir şeyler sunuyor. Yağsız süt, insanı soylu kılar."
1930'lar Adana'sında geçen, gerçekliğin doruklarında bir roman. Sanırım bu bir üçlemeymiş, kitaplığa rastgele göz gezdirirken aa böyle bir kitap mı varmış bizde hadi okuyayım dememle elime aldım. Açıkçası içimi çok daralttı. Orhan Kemal'in ne kadar iyi bir gözlemci olduğunu tekrar tekrar gördüm. Karakterleri olduğu gibi, sade bir dille anlatıp o ilkelliği hissettirmek büyük maharet. İçimi daraltan kısım ise cahilliği öyle bir hissediyorsunuz ki ayhh yeter artık dedirtiyor.
Entrikalar, yalakalıklar, nefret suçu ve bunlar etrafında birbirini seven iki insanın kavuşma arzusunun naifçe işlenişi.
Okuyan insana saygı duymama bizim toplumumuzun genel sorunu (ne kadar çok genel sorunumuz var) ha 1930'lar ha 2010'lar.