Bana temyiz talebimin kabul edileceğinden emin olduğunu, fakat kurtulmam gereken bir günahın yükü altında olduğumu söylüyordu. Ona göre insanların adaleti hiçbir şeydi, Tanrı’nınkiyse her şey. Beni mahkûm edenin insanların adaleti olduğunu hatırlattım. O da bana yine de bunun günahımı temizlemediğini söyledi. Günahın ne anlama geldiğini bilmediğimi söyledim. Bana yalnızca bir suçlu olduğum söylenmişti;suçluydum, bedelini ödüyordum, daha fazlasını isteyemezlerdi.
“Yanılıyorsunuz evladım,”dedi, “daha fazlasını isteyebilirler. Belki de isteyecekler.”
“Ne isteyebilirler?”
“Görmenizi isteyebilirler.”
“Neyi?”
“Bütün bu taş duvarlardan ter gibi ıstırap akıyor, bunu biliyorum. Bu duvarlara hiçbir zaman yüreğim sızlamadan bakamadım. Ama kalbimin ta derinlerinde biliyorum ki aranızdan en zavallıları bile, karanlığın içinden yüce bir çehrenin belirdiğini görmüştür. Görmenizi istedikleri bu çehre işte.”
“Günlerin nasıl hem uzun hem bu kadar olabildiğini anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemişlerdi ki sonunda iç içe geçiyorlardı. Adlarını yitiriyorlardı. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.”