Kitabın en çarpıcı ve can yakıcı bölümleri, işgalci kuvvetlerin (başta Yunan olmak üzere) Anadolu halkına uyguladığı vahşet ve mezalimi anlattığı kısımlardır. Özdil, resmi raporlardan ve görgü tanıklıklarından yola çıkarak, bu acıları okuyucunun yüzüne çarpar: İzmir'in işgal edildiği ilk günlerde dahi fes ve başörtüsü hedef alınarak sivil halka rastgele ateş açılması, binlerce sivilin öldürülmesi ve cenazelerin denize atılması gibi dehşet verici sahneler aktarılır. Ayrıca, işgal sırasında kadınlara/kızlara yapılan tecavüzleri, evlerin ve köylerin yağmalanmasını, halkın mallarının gasp edilmesini ayrıntılarıyla anlatır. Yakılan, kesilen, denize atılan yurttaşlarımızın hikâyeleri, esir düşenlerin günlerce aç ve susuz bırakılıp işkenceyle sorgulanması gibi detaylar, vatanın kurtuluşunun sadece bir zafer değil, aynı zamanda bir soykırımın eşiğinden dönüş olduğunu vurgular.
Özdil, olayları sadece sıralamak yerine, kendi politik duruşunun ve Atatürk sevgisinin süzgecinden geçirerek sunuyor; kahramanlar destanlaştırılırken, hainler en sert dille eleştiriliyor. Bu keskin tavır, esere edebi bir lezzet katarken, aynı zamanda yazarın korkmadan ve çekinmeden milli duruşunu sergileme "cüretini" göstermesi olarak da yorumlanabilir. "Son Cüret", okuyucuya duygusal bir empati kurdurur; öfke, hüzün ve ardından Mustafa Kemal’in vizyonuyla tarifsiz bir gurur duyulur. Sonuç olarak, bu eser, kuru bir tarih bilgisi yığını değil, Milli Mücadele’nin hangi büyük bedellerle ve "son bir cüretle" kazanıldığını gösteren, coşkulu ve unutulmaz bir ulusal bilincinin kanıtıdır.