Kızıl Veba, bana kalırsa büyük laflar eden bir felaket hikâyesi değil; sessizce insanın içine çöken bir yalnızlık hikayesi. Jack London burada sadece
dünyayı değil, insanı da yıkıyor. Salgından sağ kalan yaşlı James Howard Smith torunlarına geçmişi anlatmaya çalışıyor ama asıl acı olan şu: Dinlemek isteyen var, anlayan yok çünkü kavramlar hiçbir şey ifade etmiyor. Dil canlılığını yitirmiş.Bir zamanlar profesör olan bu adam için en zor şey hayatta kalmak değil, hatırlayan tek kişinin olmaması. Torunu Edwin ise yeni dünyanın insanı; güçlü ama kaba, yaşayan ama geçmişle bağı kopmuş.
Roman çerçeve anlatıyla ilerliyor; felaketi an an yaşamıyoruz, bir hatıra gibi dinliyoruz. Bu da her şeyi daha ağır, daha dokunaklı kılıyor. Ama tek solukta anlatması biraz aşağa çekiyor olayı.Oluşan yıkımlar , kaoslar distopik ve post-apokaliptik atmosferi çok iyi canlandırıyor , medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar kolay çökebildiğini gösteriyor.Kızıl renk sadece hastalığı değil, insanın içindeki vahşeti ve utancı simgeliyor. En can yakan tarafıysa ironik ama korkunç bir şekilde bilginin hala var olması ama kimsenin umursamaması.
Kitabı okurken korkmadım, yakın bir tarihte küresel bir salgın yaşadığımız için galiba, ama içimde bir boşluk kaldı.Çünkü Kızıl Veba şunu fısıldıyor: Dünya yıkılabilir, insanlar ölebilir… ama asıl felaket, insanlığın unutulması.