Eğer Covid 19 Pandemisini yaşayanlardansanız, içerdiği hikâyenin size çok tanıdık gelebileceği bir kitap önerebilirim. Diyelim ki 2013 yılında yaşıyorsunuz. Ama internetin olmadığı bir dünyada. Hala posta hizmetlerinin kullanıldığı fakat yine de modern bir dünyada yaşadığınızı düşleyin. Sonra da hayatınızın bir virüsün sebep olduğu hastalıktan dolayı sadece bir gecede alt üst olduğunu düşünün. Şimdi tanıdık geldi mi?
Jack London 1900’lü yıllardan dünyayı ara ara yoklayan salgın hastalık tehlikesini görmüş olacak ki, başlı başına bu konuyu ve sonrasında olabilecekleri işlediği bir kitap yazmış: Kızıl Veba. Kitap, uygarlıkta ve teknolojide gelişimden gelişime koşan insanoğlunun sadece günler içinde nasıl darmadağın olduğunu gayet başarılı anlatmış. En çok güvendiğimiz medeniyetimizin ve imkanlarımızın küçücük bir virüs karşısında nasıl çaresiz kaldığını okurken, London’ın öngörülerinde ki isabetleri de şaşkınlıkla keşfediyoruz.
London’un bu öngörülerini 21. yüzyılda dünya nüfusunun milyarlarca olacağı, medeniyetlerdeki ilerleme ve kapitalist sistemin yükselişi gibi başlıklarda toplamak mümkün. Fakat bana göre kitabın can alıcı kısmı kıyamet sonrası senaryosunun ne kadar gerçekçi olduğuydu. Kitapla ilgili okuduğum bir yorumda denildiği gibi, London’a göre içgüdülerimiz bizi yaşatırken, cehaletimiz öldürecek.
Kıyamet sonrası apokaliptik edebiyatın en güçlü örneklerinden biri olan Kızıl Veba’da, her türlü sıfatın, eğitimin, variyetin, kuralın sıfırlandığı bir dünyada hayatta kalanların yaşam mücadelesi ve yeni dünya düzenine uyum çabası anlatılıyor. Sanki London modern zamanlarda yaşanacak olan kültürel yozlaşmayı da görmüş gibi, kendilerinden önceki kuşağı alaya alan bozuk konuşma şekilleri ve tavırlarıyla, yeni dünyaya evrimsel değişimle uyum sağlamış yeni bir nesli
Yazar aslında insanlık tarihinin başlangıcını tersine bir hal ile anlatmış eserinde. Önce uygarlığı tanıtmış sonra da uygarlık öncesini vede uygarlığa gidiş şeklini. İnsanların daha doğrusu ilk insanların yaşayış biçimleri kolonileşme, üreme ve dünyaya yayılma şekillerini anlatmış fakat bunu bir zaman makinesinden geçmişe birinin gözleri ile görmüş gel gelelim ortada bir zaman makinesi yok bir salgın bir veba var.
Akıcı ve okunmaya değer.
Jack LondonKızıl VebaMert MUTLU
Kızıl VebaJack London · Koridor Yayıncılık · 047,8bin okunma
Kitap, 2073 yılında, Kızıl Veba adı verilen bir salgının dünya nüfusunun büyük kısmını yok etmesinden altmış yıl sonra başlıyor. Baş karakter Profesör Smith’in, neredeyse ilkel bir yaşam sürdüren torunlarına salgının yaşandığı dönemi anlatışı, insanlık tarihine bakışımı değiştirdi. Medeniyetin bir anda nasıl çöktüğünü ve büyük teknolojik başarıların bir gecede anlamını nasıl yitirdiğini anlatan akıcı analtıma sahip güzel bir kitap. Kızıl Veba
Bu kitap, yozlaşmış bir uygarlığın nasıl çöktüğünü anlatıyor.
Ama buna tam anlamıyla bir “yozlaşma” demek doğru olmayabilir. Çünkü burada yalnızca toplumun bozulmasından değil, beraberinde bütün düzeni yutan bir virüsten söz ediliyor.
Bu virüs yalnızca insan bedenini değil; ahlakı, düzeni, hukuku ve insanın birbirine olan bağlılığını da yok etmiş durumda. Bundan dolayı ortaya çıkan şey sadece bir felaket değil, insan doğasının bütün çıplaklığıyla ortaya çıkışıdır.
Düşünsenize; düzen yok, hiyerarşi yok, hukuk yok, adalet ve eşitlik kavramları tamamen ortadan kalkmış. İnsan artık bir sistemin içerisinde yaşamıyor. Tam tersine, sistemin çöküşünden sonra kendi içindeki gerçek niyetlerle baş başa kalıyor.
Aslında kitap tam olarak şu soruyu sorduruyor:
“İnsan, düzen ve denetim olmadan nasıl bir varlığa dönüşür?”
Ve cevap oldukça karanlık. Çünkü insanın tükenmişliği, sadece kendisini değil, çevresini de yok etmeye başlamasıyla ortaya çıkıyor. İnsan hayatta kalmaya çalışırken aynı zamanda insanlığını da kaybediyor.
Bu yüzden kitap yalnızca bir salgını anlatmıyor. Aynı zamanda insanın içinde saklı kalan karanlığı da gösteriyor.
Bir noktadan sonra insan ister istemez şu soruyu düşünmeye başlıyor:
“Bir gün biz de böyle olabilir miyiz?”
Belki de kitabın en rahatsız edici yanı tam olarak bu. Çünkü anlatılan dünya, sanıldığı kadar uzak görünmüyor.
Kızıl Veba, bana kalırsa büyük laflar eden bir felaket hikâyesi değil; sessizce insanın içine çöken bir yalnızlık hikayesi. Jack London burada sadece
dünyayı değil, insanı da yıkıyor. Salgından sağ kalan yaşlı James Howard Smith torunlarına geçmişi anlatmaya çalışıyor ama asıl acı olan şu: Dinlemek isteyen var, anlayan yok çünkü kavramlar hiçbir şey ifade etmiyor. Dil canlılığını yitirmiş.Bir zamanlar profesör olan bu adam için en zor şey hayatta kalmak değil, hatırlayan tek kişinin olmaması. Torunu Edwin ise yeni dünyanın insanı; güçlü ama kaba, yaşayan ama geçmişle bağı kopmuş.
Roman çerçeve anlatıyla ilerliyor; felaketi an an yaşamıyoruz, bir hatıra gibi dinliyoruz. Bu da her şeyi daha ağır, daha dokunaklı kılıyor. Ama tek solukta anlatması biraz aşağa çekiyor olayı.Oluşan yıkımlar , kaoslar distopik ve post-apokaliptik atmosferi çok iyi canlandırıyor , medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar kolay çökebildiğini gösteriyor.Kızıl renk sadece hastalığı değil, insanın içindeki vahşeti ve utancı simgeliyor. En can yakan tarafıysa ironik ama korkunç bir şekilde bilginin hala var olması ama kimsenin umursamaması.
Kitabı okurken korkmadım, yakın bir tarihte küresel bir salgın yaşadığımız için galiba, ama içimde bir boşluk kaldı.Çünkü Kızıl Veba şunu fısıldıyor: Dünya yıkılabilir, insanlar ölebilir… ama asıl felaket, insanlığın unutulması.
Sanki Walking Dead izledim gibi. Insanlığın sonu, kıyamet ile alakalı güzel bir kurgu. Ayrıca yazarın okuduğum ilk kitabı.
Not: Sıkı okur olmak için istemeyerek yazdım. ;)
Kızıl Veba
Kızıl VebaJack London · Koridor Yayıncılık · 047,8bin okunma
Jack London 1910 yılında bir geleceğe yönelik bir distopia yazmış. 1950lerde ortaya çıkan bir salgından sonra dünya ilkel toplum düzenşbe dönmüş. 2010lu yıllarda geçen hikayede eski bir edebiyat profesörü medeniyet zamanını dilini bile anlamakta zorluk çeken torunlarına anlatmayı deniyor
İnsanlığın doğa karşısında ne kadar aciz olduğunu ve kaçınılmaz illelleşmeyi çarpıcı bir dille ortaya koyan edebi deha Jack London tarafından 1910 yılında kaleme alınmış apokaliptik bir eser.
Pandemi dönemini yaşamış görmüş bir nesil olarak salgın hastalıklar hepimizin dikkatini çeken bir konu olmuştur. İzole dönemi, hijyen ,sosyal mesafe artık vazgeçilmez hayatı bir kural olarak hayati bir öneme sahipler .
Profesör James Howard Smith 60 yıl sonra torunlarına "on bin yıllık kültür ve uygarlığın göz açıp kapayıncaya kadar nasıl yok olduğunu anlatıyor. Salgın etrafında kim varsa hızlı bir ölümle herkesi alıp götürdüğünü, laboratuvar da salgına karşı aşı geliştirmeye çalışan bilim insanlarının öldüğünü nasıl bir çaresizlik içerisinde göz ile görülmeyen bir mikrop karşısında tüm dünya nüfusunun biranda bittiğini anlatmasıyla şahit oluyoruz .
Ölen insanların artan vücut ısısı, aniden suratlarının kızarması ve hızlı bir şekilde ilerleyen ölümle sonlanan kızıl veba salgını.
@koridoryayinlari
#jacklondon
#kızılveba
“ Jack London’ın Kızıl Veba adlı eseri, yalnızca bir felaket hikâyesi değil; insanlığın kibri, uygarlığın geçiciliği ve doğanın acımasız gerçekliği üzerine derin bir sorgulama. Roman boyunca hissedilen en güçlü düşüncelerden biri, evrende sandığımız gibi bir adaletin var olmayabileceği fikri. “Nihai adalete dair eski metafizik inançlarımıza rağmen evrende hiç adalet yokmuş gibi görünüyor.” cümlesi, kitabın ruhunu tek başına özetler nitelikte.
Bu düşünce, insanı rahatsız eden ama bir o kadar da gerçekçi bir sorgulamaya sürüklüyor: Kim hayatta kalır ve neden? İyi olan mı, güçlü olan mı, yoksa sadece şanslı olan mı? London, bu sorulara net cevaplar vermek yerine okuyucuyu yüzleşmeye zorlar. Çünkü doğa, ahlaki bir teraziden çok, kör ve acımasız bir mekanizma gibi işler.
Romanda hayatta kalan karakterler üzerinden çizilen tablo, insanın sandığı kadar “yüce” olmadığını gösterir. Medeniyetin incelikleri bir anda silinirken, geriye sadece hayatta kalma içgüdüsü kalır. Bu noktada insan, doğanın bir parçası olduğunu yeniden hatırlar ama bu hatırlayış romantik değil, sert ve sarsıcıdır.
Benim için bu kitabı özel kılan şey, yalnızca anlattığı hikâye değil; okuduktan sonra zihinde bıraktığı ağırlık. Kitap boyunca ilerlerken, insanlığın bugün ulaştığı noktaya ne kadar güvendiğimizi ve aslında ne kadar savunmasız olduğumuzu düşünmeden edemiyorsunuz. London’ın dili sade ama etkisi derin; kısa bir metin olmasına rağmen uzun süre akılda kalıyor.
Genel olarak Kızıl Veba ,insan doğasına ve uygarlığa dair rahatsız edici ama gerekli sorular soran, etkileyici bir eser. Okuyucuya konfor alanı sunmak yerine onu sorgulamaya itiyor. Ve belki de en çarpıcı tarafı şu: Okuduklarımız bir kurgu olsa da, hissettirdikleri fazlasıyla gerçek.”
Kızıl VebaJack London
Bir salgın düşünün sadece 5 dk içinde ölüyorsunuz ve nasıl bulaştığını bilmiyorsunuz. Koskoca dünyada sadece bir avuç insan kalıyor, eski çağlara geri dönüyorsunuz.
Kızıl VebaJack London · Koridor Yayıncılık · 047,8bin okunma
12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek adı John Griffith Chaney’dir. Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelen Jack London, soyadını, henüz sekiz aylıkken annesinin evlendiği John London adlı savaş gazisinden aldı. Maddi sıkıntılar nedeniyle küçük yaşta okulu bırakıp gazete satıcılığı, tayfalık, balıkçılık, istiridye korsanlığı, gazetecilik, sahil koruma devriyeliği gibi çeşitli işlerde çalıştı ve Amerikan işçi sınıfını tanıdı. 1894’te serserilik suçlamasıyla otuz gün hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra hayatını değiştirmek arzusuyla liseye kayıt yaptırdı. Lise öğrenimini bir senede tamamlayarak 1896 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi. Bir dönem okuyabildiği üniversiteden maddi zorluklar sebebiyle ayrıldı. 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı ama bir yıl sonra yine yoksul ve işsiz olarak geri döndü. Yoğun bir çalışma programı hazırlayarak şansını yazarlıkta denemeye karar verdi. Soneler, baladlar, nükteli fıkralar, anekdotlar, korku ve serüven öyküleri yazmaya başladı. 1909’da yazdığı Martin Eden bu dönemi yansıtması bakımından otobiyografik izler taşır. İlk kitabı Kurt Dölü (1900) büyük ilgiyle karşılandı. Aynı yıl Elisabeth Maddern ile evlendi ve bu evlilikten iki kızı oldu. Ancak bu beraberlik uzun ömürlü olmadı ve 1904’te sona erdi. Charmian Kittredge ile ikinci evliliğin ardından 1916’da Kaliforniaya’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. London yazarlık kariyeri boyunca elliye yakın kitap yazdı ve döneminin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Yazdıkları, yaşadıkları etrafında şekillenmiş, sosyalizmin de etkisiyle toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. Başlıca eserleri arasında Beyaz Diş, Martin Eden, Uçurum İnsanları, Vahşetin Çağrısı yer alır.