baştan kaybettiğini bildiği için üstünlüğümüze meydan okumayan bir arkadaşımız olsun istemez miyiz? Kum torbası muamelesi yapabileceğimiz birine ihtiyaç duymaz mıyız hepimiz?
Yazar, hikâyeyi gerçek ile düş arasındaki ince bir çizgide yürütmüş. Okur çoğu zaman, anlatılanların ne kadarının yaşandığına, ne kadarının zihnnin kurmacası mı olduğuna karar veremez.Bu fantastik,metafor yoğunluklu anlatım da romana büyülü bir hava katmış. Romanın merkezinde, babasına yemek götürmek için evden çıkan genç bir kız, Güldiyar, yer alır. Ancak dönüşüyle birlikte her şey değişir. Gözlerinden yaş yerine taşlar dökülmeye başladığında, sıradan bir hikâye olmaktan çıkar ve acı bir simgeye dönüşür. Bu olay duyuldukça köyün insanları, merak ve korku arasında gidip gelerek Güldiyar’ı görmeye gelirler. Bu kalabalığın ve baskının ağırlığı, annesinin yüreğine sığmaz; kadın bu manzaranın ağırlığına dayanamayarak ölür.Baba,Muzaffer * kızını ve evini korumaya çalışsa da olay giderek bir -seyirlik acıya- dönüşür. Merakın yerini çıkarcılık alır; insanlar Güldiyar’ın gözyaşlarını görmek için para vermeye bile razı olur. Birtakım paranın kulu olmuş vicdandan yoksun adamlar bunu ticarete döker,acıyı satarlar söz gelimi.Nihayetinde Güldiyar, ağlasın diye sürekli bıçak darbeleriyle yaralanır ve sonunda ölür. Ancak ölüm bile bu döngüyü bitirmez. Onun ardından, bu sefer babasının acısı “görülmeye” değer bulunur ve acıya dilsiz kalıp, sağır olma düzeni yeniden başlar. Nasıl da artık insanların başkalarının acısına gözlerini kapatıp kendi rahatını korumayı seçtiğine oysa gerçek insanlığın yalnız kendi yarasına değil, başkasının acısına da kulak verebilmekle başladığını keskin bir şekilde sorgulatan bir roman.Günümüzü gördükçe bunu sorgulayıp duruyorum. Roman, insan merakının nasıl bir vahşete dönüşebileceğini gözler önüne seriyor.Toptaş, burada sadece bir hikâye anlatmaz; toplumun içindeki duyarsızlığı, sömürüyü ve vicdan körlüğünü sorgular.Roman bana güçlü bir etki bıraktı mı