Bana geri dönen bu yaşam gücü yeni değil, yaşamımın ilk günlerinde bana eşlik eden en eski güçtü. Her bakımdan en eskiye, çocukluk ve gençlik yıllarımın görüşüne, yani beni meydana getiren ve benden bir şeyler isteyen iradeye inanmaya geri dönmüştüm. Yaşamımın tek ve başlıca amacının daha iyi bir insan ve bir iradeyle büyük bir uyum içinde olmak olduğu düşüncesine dönmüştüm. Bu iradenin ifadesini, benden saklı duran ve uzak bir geçmişte bütün insanlığı kendi düsturu hâline getiren şeyde bulacağım düşüncesine dönmüştüm. Yani kısacası, Allah'a inanmaya, ahlâkî bir mükemmelleşmeye ve yaşamın anlamını bahşeden geleneğe dönmüştüm. Yalnız bir şey farklıydı: O zaman bütün bunları bilinçsizce kabulleniyordum; şimdi ise artık bu olmadan yaşa yamayacağımın farkındaydım.
"Ya benim aradığım yaratıcı kavramı? Peki bu kavram nereden geliyor?" diye sordum kendi kendime. Bu düşünceyle birlikte içimde yaşama sevinci dalgalanmaya başladı. Çevremdeki her şey yaşam gücü ve anlam kazandı. Fakat sevincim yine uzun sürmedi. Akıl işlemeye devam ediyordu: Bir yandan "Allah tasavvuru Allah değildir!" diyordum kendi kendime. Sonra da "Tasavvur, benim içimde cereyan eden bir şeydir. Yaratıcı tasavvuru benim içimde uyandırıp uyandıramadı ğım bir şey. Ben onsuz hayatın olmayacağı bir şeyi arıyorum." diyordum. Şimdi içimdeki ve çevremdeki her şey yine ölüyordu ve ben yine kendimi öldürmek istiyordum.
Sonunda kendimi inceledim ve içimde neler oluyor diye kendime baktım. Ölmeye ve dirilmeye dair yüzlerce olay ha tırladım. Gördüm ki, ben yalnızca Allah'a inandığımda yaşı yordum. Allah'ı düşünmem yetiyordu, o zaman hemen diri liyordum. O'nu unuttuğum, O'na inanmadığım zamanlarda ise, yaşam da yok oluyordu. Yaşamın bu diriliş ve ölümleri neydi? Allah'ın varlığına inancı kaybettiğimde, sanki yaşam la ilgili bağlarım da kopuyordu. Allah'ı bulmak konusunda az da olsa umudum olmasa, yaşamıma çoktan son verirdim. Fakat yaşıyordum. O'nu hissettiğim ve O'nu aradığım za man yaşıyordum. Öyleyse, O vardır. O, O'nsuz yaşanmayan şeydir. Allah'ı bilmek ve yaşamak, bir ve aynı şeydir. Allah yaşamdır. Allah'ı arayarak yaşadığın takdirde, yaşam Allah'sız olmaz."
Eskisinden çok daha güçlü bir şekilde içimdeki ve çevremdeki her şey ışıldadı ve bu ışık yaşantımdan beni bir daha hiç terketmedi.
Akıl yoluyla edinilen bilginin insam yanılgıya götürdüğü görüşü, verimsiz düşüncelere kapılmak hatasına düşme mem noktasında bana yardımcı oldu. Gerçeğin bilgisinin an cak yaşam yoluyla bulunabileceğine emin olmam, beni yaşa mun doğruluğundan şüpheye çağırdı. Beni kurtuluşa götüren yol, ben merkezciliği kavramam ve yalnızca bunun gerçek ya şam olduğunu anlamam olmuştu. Anladım ki, ben eğer haya ti ve anlamımı kavramak istiyorsam, bir asalak hayatı sürmek istemiyor ve gerçek yaşamı istiyorsam, gerçeklerin ayrımına varmış insanlığım ona verdiği anlamı kavradıktan sonra bu hayatla birleşmek ve onu incelemek zorundaydım.
Tam o sıralarda başıma ilginç bir olay geldi. "Yaşamıma bir kurşunla mi yoksa bir ilmekle mi son vereyim?" diye düşündüğüm yıl, kalbim bahsettiğim bu düşünceler nedeniyle hüzünlü bir duyguyla dağlanıyordu. Eğer bu duyguya bir isim vermek gerekiyorsa "Allah arayışı" diyebilirim. Bunu en içten inancımla tekrarlıyorum: Bu Allah arayışı, düşünceyle değil duyguyla ilişkili bir arayıştı. Bu bir korku, bir ter kedilmişlik, bir yalnızlık duygusuydu; evrenin orta yerinde. belli belirsiz bir yardım beklentisinin ve umudunun duygusuydu.
Bir kuş uçtuğu, yem topladığı ve yuva kurduğu sürece yaşamını sürdürür. Kuşların bu yaşam çabalarını görünce onlarım duyduğu sevinçten sevinç duyuyorum. Keçi, tavşan, aslan; hepsi de beslenmek, çoğalmak ve yavrularını besle mek zorunda oluşlarına imkân veren yaşam şartlarının için de bulunmaktalar. Biliyorum ki, eğer onlar bunu yapıyorlar sa mutludurlar ve yaşamları kendi yaşam kurgulan içinde tutarlı ve mantıklıdır. Peki, insan ne yapmak zorunda? O da yaşamın içinde tıpkı hayvanlar gibi mücadele etmek zorunda. Aralarında yalnızca bir fark var; eğer insan yaşamı tek başına alt etmek isterse mahvolur. İnsan, yaşamı sadece ken disi için değil, herkes için alt etmek zorunda. Eğer bunu ya piyorsa mutludur, yaşamı da mantıklıdır.
Peki, ya ben bugüne kadarki otuz yıllık bilinçli yaşamım süresince ne yaptım? Bırakın başkaları için mücadele etmeyi, kendim için bile mücadele etmedim. Bir asalak olarak yaşa dim ve kendime "Yaşamanın amacı nedir?" diye her sordu gumda şu cevabı aldım: "Amaçsız!"
Dünya yaşamı, herhangi bir iradeye göre gerçekleşmek tedir. Biri, dünyanın varlığıyla ve bizim yaşamlarımızla ken dine özgü bir eser gerçekleştirmektedir. Bu iradenin anlamı n kavramak ümidine sahip olmak istiyorsak, her şeyden ön ce onun isteklerini yerine getirmek, bizden isteneni yapmak zorundayız. Eğer benden isteneni yapmazsam, bu durumda benden istenen şeyi asla kavrayamam. Bunun sonucunda da hepimizden, bütün bir insanlıktan isteneniyse hiç kavrayamam.
"Yaşamın anlamı nedir?" şeklindeki sorum ve "Bir dert!" şeklindeki cevap tamamen doğruydu. Yanlış olan şuydu: Sadece bana yönelen cevabı, ben genel olarak yaşama aktarıyordum. Kendi kendime "Yaşantımın anlamı nedir?" diye sormuş ve cevabı almıştım: "Bir dert ve bir anlamsızlik!" Şüphesiz benim yaşam biçimim, yani şımarıklık, zevk ve sefa dolu bir yaşam, anlamsız ve kötüydü gerçekten. Bu yüzden "Yaşam kötü ve anlamsızdır." cevabı genel olarak in san yaşamına değil, benim yaşamıma aitti. Daha sonraları Hıristiyanlıkta bulduğum gerçeği, yani insanların ışıktan çok karanlığı sevdiğini, karanlık işlerle uğraşanların ışıktan nef ret ettiklerini ve yaptıkları işlerin aydınlığa çıkmasından korktukları için de işığa doğru ilerlemediklerini kavradım.
Açık ve net olan bir gerçek vardı: "Yaşamın anlamını kavramak için her şeyden önce yaşamın anlamsız ve kötü ol maması gerekiyordu." Ben ne diye uzun bir süre böyle apa çık bir gerçeği görmeden dolaşmıştım, bilemiyorum. İnsan eğer insanlığın yaşamı hakkında düşünmek ve konuşmak is terse, birkaç asalağın yaşamı üzerinde değil, insanlığın yaşa mı üzerinde düşünmek ve konuşmak zorundadır. Bu gerçek 2x2-4 gibi bir gerçektir. Bunu ben görememiştim. Çünkü 2x2-4 olduğunu kabul etseydim, kendimin iyi olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktım. Oysa kendimi iyi hisset mek benim için 2x2=4'ten daha önemli ve daha gerekliydi. Ancak şimdi, iyi insanları sevmeye başladıktan ve kendimi nefrete lâyık bulduktan sonra, gerçeği kabul ediyordum. Be nim için her şey artık açıklığa kavuşmuştu.