İmanımıza karşı olan her şey a priori yalansa ve yalan olarak karşılamak zorunluysa, sizin kendinizi beğenmişliği­nizin bir müslümanın kendini beğenmişliğinden ya da başka herhangi dinden birinin kendini beğenmişliğinden ne farkı kalır?
Sayfa 19·Kitabı okuyor
Dedikodunun önemi hk.
… İkinci bir teori, dilimizin dünyayla ilgili bilgi paylaşımıyla zaman içinde evrildiğini öne sürer, ve elbette en önemli bilgiler, aslan ve bizonlarla değil insanlarla ilgili olanlardır. Bu teoriye göre dilimiz dedikodu yapma aracı olarak evrilmiştir ve Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilede kimin kimden nefret ettiğini, kimin kiminle ilişkiye girdiğini, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun, hakikat yolcularının eninde sonunda İslam'a ulaşması, Cenab-ı Hakk'ın işte bu hidayetinin bir sonucudur. Yaratılış ayetlerini okuyarak var eden yegâne kudreti ikrar etme dürüstlüğünü ve iyiliğini yaşayan her kim olursa olsun, Allah (c.c.) onu zayi etmez! Hak din İslam ile mutlaka buluşturur ve ona vahyin ayetlerini işittirir. Nitekim buyurdu ki: "Allah onlarda bir iyilik bilseydi onlara da kesinlikle işittirirdi!" (Enfal, 8/23)
Sayfa 143·Kitabı okuyor
Mekkeli kadınlardaki bu değişim sadece ekonomik talepler noktasında kalmıyor, eşin fikrine itaat etme noktasında da kendisini gösteriyor. Bir gün Hz. Ömer bir konu hakkında hanımıyla konuşurken hanımı kendisine itiraz ediyor. Hz. Ömer de (r.a.), "Sen benim sözümün üstüne söz mü söylüyorsun?" deyince hanımı kendisine gülüyor: "Ya, senin sözün üstüne onun sözünün üstüne söz söylüyorlar. İstersen git kendin gör." Hz. Ömer (r.a.) kızı Hz. Hafsa'ya gidip "Kızım, sizin de aile içerisinde Resulullah'a (s.a.v.) karşı koyduğunuz, onu bastırmaya çalıştığınız oluyor mu?" diye sorunca, "Evet baba oluyor. Burası Medine, Mekke geride kaldı." kabilinden cevaplar verir. Anlıyoruz ki İslam, Medineli kadınların bu baskın tarafına dokunmamış. Çünkü helal daire içerisinde kaldığı ve neticede karşılıklı rıza üzerine yürütülen evlilikler olduğu sürece herhangi bir sıkıntı yok. Ancak Resulullah'ın (s.a.v.) evliliklerine baktığımızda kendisinin böyle bir evliliğe yanaşmadığı anlaşılıyor. Zira Hz. Peygamberim eşleri arasında ensardan bir hanımefendi görmüyoruz.
Sayfa 131·Kitabı okuyor
İslamiyet'in ilk yıllarındaki Mekke toplumunda artık kadın ve erkeğin kendilerine ve birbirlerine karşı belli hak ve sorumlulukları vardı. Ancak mekke toplumunda kadın, kocasına göre daha pasif durumdaydı. Mekke toplumunun sosyo-ekonomik ve kültürel yapısının da etkisiyle bir kadının kocasının sözünün üstüne söz söylediği görülmezdi. Ailede koca son derecede etkindi, söz onda biterdi. Ancak Medine tarafında durum biraz daha farklydı. Hicret ile İslamiyet'in Medine'ye intikali sayesinde aile anlayışında yeni bir dönem başladı. Medine toplumunun ekonomisi daha çok ziraat odaklı bir yapıya sahipti. Tarımsal faaliyetlerde kadınlar aktif bir şekilde rol alabiliyorlardı. Bu durum, kadınların daha fazla söz sahibi olmalarına ve top-umsal yaşamda daha fazla etkili olmalarına olanak tanıyordu. Muhacir kadınlar (Kureyşli kadınlar) Medine'ye hicret edince Medineli kadınları başta biraz yadırgasalar da zamanla onlardan etkilendiler. Ensar kadınları hakkında Hz. Aişe (r.anha) şöyle diyor: "Allah ensar kadınlarına rahmet etsin. Onların utanma duyguları, dinlerini öğrenmeye engel olmazdı." (Ahmed bin Hanbel, VI, 148) Ensar kadınları bir konuda sorun yaşadıkları zaman hemen Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna gelip sorarlardı. Hz. Peygamber'e soru soranların hemen hepsi neredeyse ensar kadınlarıydı. Çünkü onlar çok girişkenlerdi. Kureyşli kadınların onlardan etkilendiğini Hz. Ömer şu ifadelerle dile getirecekti: "Biz muhacirler kadınlarımıza hakimdik, sözümüzden çıkmazlardı. Medine'ye gelince gördük ki, Medine'nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar." (Buhari, Nikâh, 83; İbn Aşur, V, 41-42)
Sayfa 116·Kitabı okuyor
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, Arap cephesinde, Jön Türkler hareketinin direkt bir yansıması ve izdüşümü ortaya çıkmıştı: Fetât (Genç Araplar) Cemiyeti. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının Arap coğrafyasına yönelik menfi siyasetinin oluşturduğu tepki ortamında Paris'te doğan hareket, Osmanlı sınırları içinde özerk bir Arap yönetiminin kurulmasını hedefliyordu. Kurucu kadroya göre, Araplar kendi iç işlerinde,.yönetimde, eğitimde, adalet sisteminde ve ekonomide tamamen bağımsız olacak, ama dış işlerinde başkent İstanbul'a bağlılıklarını sürdürecekti. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden hemen önce merkezini Beyrut'a, ardından da Şam'a taşıyan cemiyet, savaşın başlamasıyla birlikte hedefini “bağımsız ve birleşik bir Arap ülkesi” olarak güncelledi. Şerif Hüseyin ailesiyle de yakın temasa geçen cemiyet, çok geçmeden İngilizlerin kontrolü altına girdi. 1915'te cemiyet adına yayımlanan protokol, bütün üyelere ve sempatizanlara, İngiltere saflarında Osmanlı'ya karşı savaş çağrısında bulunuyordu.
Sayfa 13·Kitabı okuyor
Tarih