(Ama en çok da sevgiyi)
"Aslında bu kurabiyeleri torunlarımız için yapmıştı ama her ikisinin de başka programları varmış. Aynı şehirde yaşıyoruz ama bize ayıracak yarım saat bile vakitleri yokmuş."
Yaşlı kadın biraz heyecanlı, biraz da öfkeli bir ses tonuyla konuya girdi.
"Öyle deme Sadık, gençlik işte."
"Gençliğin vefayla ve ilgiyle ne alakası var Meryem? Hiç mi özlemezler bizi? Tam bir aydır görüşemiyoruz. Evlerine gittiğimizde de odalarından çıkmıyorlar. Bu sitemimi anne ve babalarına da söyledim ama değişen hiçbir şey yok. Yaşarken unutulmuşuz Meryem, ölünce mezarımıza bile uğramaz bunlar."
"Okudukları bölümler zor Sadık. Çok yoruluyor kuzularım. Yemek yemeye bile vakitleri olmuyormuş."
Geç bunları Meryem, geç. Özleyen, görmek isteyen bir şekilde vakit bulur. Bunlarınki yorgunluktan ya da yoğun- luktan değil, sevgisizlikten…
Sanırım yaşadığımız yüzyılda ilişkilerin birçoğunun çıkara dayalı olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Hatta
günümüzdeki evliliklerin bile bir kısmını buraya dahil edebiliriz. Peki, çevremizdeki insanların bizde hep mükemmeli aradıkları gerçeğini de kabul edelim mi? Mükemmel eş, mükemmel arkadaş, mükemmel çalışan, mükemmel evlat... Onların istediği gibi insanlar olduğumuz sürece bizden iyisi yok, değil mi? Ya olmadığımız zaman? Önceden yaptıklarımızı yapmadığımız ya da yapamadığımız zaman? O ana kadar sorunsuz işleyen o makine bozulduğu, "hata verdiği" zaman?