(Ama en çok da sevgiyi)
"Aslında bu kurabiyeleri torunlarımız için yapmıştı ama her ikisinin de başka programları varmış. Aynı şehirde yaşıyoruz ama bize ayıracak yarım saat bile vakitleri yokmuş."
Yaşlı kadın biraz heyecanlı, biraz da öfkeli bir ses tonuyla konuya girdi.
"Öyle deme Sadık, gençlik işte."
"Gençliğin vefayla ve ilgiyle ne alakası var Meryem? Hiç mi özlemezler bizi? Tam bir aydır görüşemiyoruz. Evlerine gittiğimizde de odalarından çıkmıyorlar. Bu sitemimi anne ve babalarına da söyledim ama değişen hiçbir şey yok. Yaşarken unutulmuşuz Meryem, ölünce mezarımıza bile uğramaz bunlar."
"Okudukları bölümler zor Sadık. Çok yoruluyor kuzularım. Yemek yemeye bile vakitleri olmuyormuş."
Geç bunları Meryem, geç. Özleyen, görmek isteyen bir şekilde vakit bulur. Bunlarınki yorgunluktan ya da yoğun- luktan değil, sevgisizlikten…
"Neyi kabul edemiyorum, biliyor musun oğul? Elindekinin, evindekinin kıymetini bilmeyen bu şımarıklığı; tamiri mümkünken vazgeçilen, çöpe atılan emeği; aynısı varken hep yenisini isteyen zihniyeti yani bu körlüğü, bu nankörlüğü ve bu tüketim çılgınlığını kabul edemiyorum. Beni geri kafalı buluyor şimdiki gençler. 'Zaman senin zamanın değil,' diyorlar bana. Bilmiyorum, belki de haklılar; ama biz istediğimiz her şey için sabrı, onu aldıktan sonra da şükrü bilirdik. Biz kıymet bilirdik, kıymetini bilirdik oğul. Bak, kıymet diyorum sana oğul. Yani istediğin bir şeyin değeri kadar, onu ne kadar istediğin ve en önemlisi de onu hayatında nereye koyduğunla ilgilidir bu konu.
Buradakı insanlar ona tanış deyildi- onların simaları, dilləri… baxışların belə başqa mənaları vardı və O, onları anlamırdı…
Anam deyirdi: “Bəzən elə gəlirdi ki, doğan günəşin özü də mənə tanış olmayan başqa bir şeydir”
Həzrət Əli (ə) belə buyurur: “Əgər Allah təkəbbürə icazə versəydi, bunu ilk növbədə Özünün məxsus bəndələri olan peyğəmbərlər və imamlar üçün icazəli edərdi.