En büyük sevinçlerimizden biriydi, etrafı paslanmış; içinde az miktarda salça kalmış siyah, kırmızı renklerdeki salça tenekelerinde soğan yetiştirmek.
Tenekenin altını çiviyle delerken öğrendik, dibe düşenin havaya ne çok ihtiyaç duyduğunu.
Çok su verirsek büyür sandığımız soğanımız fazla sudan küflenip çürüyünce anladık; seviyenin, ölçünün önemini ve o çürüyünce kaldı ilk heves kursağımızda.
Anne şefkatli hayaller kurmuştuk yeşerecek soğana fakat öften püften hayallerdi bunlar teknoloji ve tasarım dersi için. Uzaya danayanmış merdiven, geçmişi unutturan makine ve geleceği gösteren küre düşlemek varken.
Oysa biz sabrın zorluğunu, beklemenin sıkıntısını
ektiğimiz soğanı beklerken çekmiştik.
Hangi makine bunları öğretebilirdi?
Aramızda başarıyı da tadanlar da oldu elbet
Şanslı olup soğanı yeşertmeyi başarınca. Soğanı yeşermiş sonunda! Uzayı, geleceği, küreyi kim, ne yapsın?
Herkes soğan ekmezdi tabi farklı zevkleri olanlar da vardı aramızda. Kimisi fasulye ekerdi mesela kisimi buğday...
Çiçek ekenimiz pek olmuyordu daha o yaşta öğretmişlerdi çünkü ekmek davasının keyif davasından daha mühim olduğunu.
Öğrettiler de ne oldu?
Şimdi "Dante gibi ortasındayım ömrün" ve tek derdim salça tenekesinde ektiğim soğanımın yeşermesi. Yoksa bir heves daha kalır, bir heveslik yeri kalan kursağımda.
Ayakkabıyı çıkarmanın da bir adabı vardı. Sağ topukla sol ayakkabının topuğuna basıp ayakkabıyı çıkarmak daha sonra sol topukla sağ ayakkabının topuğuna basarak sağ ayakkabıyı çıkarmak lazımdı. Benim ise daha kolay yöntemlerim vardı. Ayağımı sallaya sallaya ayağımdaki - babamın tarla sulamada kullandığı türden- çizmeyi bir metre uzağa fırlatarak çıkarırdım ve bu bana daha cazip gelirdi. Tabi bu esnada çorabım da çizmenin içindeki sert dokuya yapışır, ayağımdan tam çıkmaz ama düzgün de durmayacak bir hâl alırdı. Mesela çorabın topuğumda olması gereken kısmı parmak uçlarıma kadar çekilir, parmak uçlarımda durması gereken yarım daire şeklindeki, çorabın en çabuk yırtılan kısmı ise uzayıp giderdi. Bazen de topuk kısmı döne döne ayağımın üstünde dururdu.
Anam çok kızardı çoraplarımın hiç temiz olmamasına ama çizmelerin topuğu çentik atılmış gibi delinince su çekerdi ve içleri çamur gibi cıvık cıvık olurdu. Dolayısıyla çorabım da o cıvıklık içinde ısanıp kirden kararır, kuruyunca da sertleşirdi. Zaten yumuşak çorabı yalnızca yeni alındığında giyerdim ve yeni kalmasına da fazla müsaade etmezdim çünkü yeni ve temiz şeylerle yaşamak pek âdetim değildi.
Köy balkonlarını bilirsiniz hep bir basamak, benim açımdan 3 basamak denecek kadar yüksek bir basamak, yüksek yapılır ve ben o bir (!) basamağın üstünden çizmelerimi rahatça giymeyi hiç beceremezdim. Çizmeleri giymeye çalışırken daima yere basar, etrafında iki tur döndükten sonra giymeyi başarırdım ve bu esnada çoraplarım topraktaki tüm kiri pası temizlerdi. Çoğu zaman daha başımdaki çizme belasını def edemeden bu savaşımı değilde kirlenen çoraplarımı gören anamın sağ yanağımdan başlayıp sol yanağımı da ziyaret etmeyi başaran tokadının soğuk acısını hissederdim yanağımda.