İnanan ruh içinse durum farklıdır. İnanan, zindandadır, cennette değil. Peki neden? Mahkûm kimdir? Hapsedilmiş kişidir. Mahkûm, daha iyi bir yerde olmayı isterken evinden uzak kalmış, mahsur kalmış kişidir. Dünyevi beden, müminin hapishanesidir, ama bu hayat mümin ruh için sefalet çekilen bir yer olduğundan değil, ruh daha güzel bir yerin, asıl Yurdun özlemini çektiğindendir. Bu hayat mümin için ne kadar harika olursa olsun, onu bekleyen mükemmel hayat ile mukayese edildiğinde bir zindandır. Bu ruhun bağlılığı Allah'a ve O'nun katındaki hakiki cennetedir. Orada olmak ister bu ruh. Ama bu dünya hayatı, bir süreliğine, ruhu gitmekten alıkoyar. O bir settir, hapishanedir. Her ne kadar, müminin kalbi bu hayatın hakiki cennetini içinde barındırsa da ruh yine de öteleri arar. Ruh, Evini arar, ama bu ruhun belirli bir süre bedeninin par-maklıkları ardında kalması gerekir. Eve dönmesi için serbest bırakılmadan önce, 'zamanını doldurması gerekir. Mümin ruhun bağlılığı, hapsolduğu bedene değildir. Mahkumiyeti bittiğinde ve Eve gidebileceği söylendiğinde hapishanenin parmaklıklarına asla tutunmaz. Bu yüzden Allah müminin ölümünü çok daha farklı tarif eder. Allah şöyle buyurur:
2( Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara. Kur'an79:2
Mümin ruh bedenden kolaylıkla çıkar. 'Mahkumiyeti' bitmiştir ve artık Eve dönüyordur. Zaten olabilecek en iyi yerde olduğunu sanan kâfir ruh gibi tutunmaz.
Bu sebeple de sevgili Peygamberimizin (sav) kullandığı benzetmeden daha mükemmelini düşünemedim. Şüphe yok ki bu dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir. Her birimiz aynı arayan tarafından geri aranacağız. Soru şu ki, hayatımızı, o çağrı geldiğinde hapishanenin parmaklıklarına tutunacak şekilde mi yaşayacağız? Yoksa bunun Eve dönüş için serbest kalma çağrısı olduğunu bilerek mi?