Çocuğum ile ben birbirimizden bağımsızlaşma yolundaydık. Aramızdaki bu tuhaf, gizemli bağ kopmak zorundaydı. O artık kendisi olmalıydı, benden ayrı ve ben onu insanlığa devretmeliydim. (...) Birdenbire yaşamın gerçeği ve bizi birbirimizden ayıracak olan her şey üzerime geldi ve onu sıkıca tuttum. Hâlâ tümüyle bana ait olmasını istiyordum (…..), çünkü aramızdaki bu bağın geçici olmadığını görüyordum. Her zaman için ben onun annesiydim, o da benim oğlum."
Burada bir çocuğun içindeki gerçek kendiliği destekleyen unsurları görüyoruz: Anne ile çocuk arasındaki bütünlüğü sevecenlikle görme, ama aynı zamanda çocuğun içinde gelişen bu yeni yaşamın kendine özgülüğüne de saygı gösterme. Bu bir birlikte olma halidir, mülkiyet haline getirmeyen sevgidir. Kendini iyi hissetmek için başka insanları baskı altına alma ihtiyacı duymayan bir insanın oluşumunu ancak bunlar sağlar.
Böyle bir anneçocuk ilişkisi, içinde barış umudunu barındırır. Mülkiyetçi olmayan sevgi, insanın incinebilirliğinden ve çaresizliğinden korkmasına gerek bırakmayan yegâne gücü yaratır. Ancak incinebilirliğimizi ve çaresizliğimizi ödünlemek yerine bunları yaşamın bir parçası olarak algılayabildiğimizde sevgi, yani barış oluşacaktır.