Kur'an-ı Kerim'de kıyamet gününe “tegâbun günü" adı verilmesi, işte bundan kaynaklanıyor. Çünkü
orada kafir ve mü'min, iyi ve günahkar, veli ve
doğru (sıddîk) hiçbir kimse yoktur ki, kendisini
aldanmış görmesin. Herkes kendi bulunduğu
seviyeden daha yüce ve daha yüksek bir seviyenin mevcud olduğunu görecek ve bu açıdan
aldanmış olduğunu anlayacaktır.
İmam Rabbani "ezelî hüküm sıfatlarındandır; zattan değildir" buyurdu. Yani şu elbiseyi giyen cennete, şu elbiseyi giyen cehenneme gidecek, hükmü verilmiştir, diyor.
Ebu Hanife'nin rucu ettiği sözünde belirtilen Farsça okumanın kerahetle cevazı, aynı zamanda alışkanlık haline getirilmeme şartına da bağlıdır. Kur'ân'ı Farsça yazmak da böyle.
Marifetullahta en ileri makamın sahibi, Sıddık-ı Ekber'e (r.a) gâr-ı mübarekte: "لا تحزن إن الله معنا" buyurulduktan sonra, ne kable'l-mevt, ne inde'l-mevt, ne de bade'l-mevt kabirde hüzün çekmemiştir, denilmiş. Onun yolundan gelen varis-i hakiki ve evlatları dahi, bu devlete sahiptir. Ayrıca: "نصرت بالرعب مسيرة شهر" yani "bir aylık mesafedeki düşmanlarımın kalbine korku ilkâsıyla yardım olundum, sırrı da bu devlete dahildir.