İnsanlar ölmek için doğarlar, harap olması için îmar ederler. Fâni şeyler için hırsa kapılırlar, kalıcı olanı terk ederler. Sevilmeyen iki şey aslında ne güzeldir: Ölüm ve fakirlik.
Ancak Ebu el-Huda'nın daha büyük hırsları vardı ve 1878 yılında sultanın gözüne girmişti bile. Bir rivayete göre, rüyasında Hz. Peygamber'i gördüğünü ve onun Sultan Abdülhamid'e şahsen ve özel olarak iletmesi için kendisine önemli bir mesaj verdiğini söyleyerek İstanbul'daki Yıldız Sarayı'na gelmişti. Ancak anlaşılan o ki hiç Türkçe bilmediğinden ve sultan da Arapça bilmediğinden, Ebu el-Huda sultanın adamları tarafından saraydan kovulmuştu. İki gün sonra ise saraya akıcı bir şekilde Türkçe konuşarak dönmüş ve böylece hiçbir aracı olmaksızın Peygamber'in mesajını iletebilmişti. Sultanın bu değişim karşısında merakı uyanmıştı ve Halep'teki casuslarından da Ebu el-Huda'nın gerçekten de hiç Türkçe bilmediği duyumunu alınça, büyülenmişti. Öyle görünüyordu ki, Peygamber, Ebu el-Huda'nın ezoterik bilgiye dair iddiasının haklılığını göstermek için dilsel bir mucize göstermişti. Bu olaydan sonra, Ebu el-Huda sultana ruhani rehber olarak hizmet etti ve onun Arap topraklarında popüler olan ancak İstanbul'da neredeyse hiç bilinmeyen Rıfaiye tarikatına girmesine önayak oldu. Başkentteki Jön Türk fraksiyonu Ebu el-Huda'yı sultan üzerinde tabi olmayan bir kontrol kurmuş olan dini bir şarlatan olarak gördü. Ayrıca Arapların sözde batıl inanç ve geri kalmışlığını ima ederek, onun Arap kökenlerine yüklendi. Ancak Ebu el-Huda'nın saraydaki pozisyonu güvencedeydi. Kendini sultanın Arap uzmanlarından biri konumuna yükselten Ebu el-Huda, Arap kardeşlerini sultanın cihanşümul halifelik iddiasını onaylamaya teşvik ediyordu.
Ancak, herkes bunu yapmaya hazır değildi.
Halifelik Abdülhamid’in saltanatında dini ve milli kimliklerle ilgili çeşitli meselelerin içinde kırılarak yansıdığı bir prizma görevi gördü. 1876 Anayasası’nın 3. ve 4. maddeleri Osmanlı sultanını “İslam dininin koruyucusu” bir halife olarak tanımlamıştı. Daha önce tartışıldığı üzere, sadece birkaç Arap müellifin sultanın halifelik unvanını talep etmesini meşrulaştıracak yorumlarda bulunmasına rağmen, sultanlık ve halifelik önceki yüzyıllarda Osmanlı dini düzeninde genel olarak birleştirilmişti. Bu kayıtsızlık 19. yüzyılda birçok Müslüman gözlemci Avrupa’nın Ortadoğu’daki emperyal hırslarının sert gerçekliğiyle karşılaşınca değişti. Sultan II. Abdülhamid sadece Osmanlı hanedanının halife olabileceğini iddia eden 16. yüzyılda ortaya atılmış hak talebini uluslararası bir mesele olarak tekrar gündeme getirdi. Dedesi Sultan II. Mahmud ise tam aksine, 1823 Erzurum Antlaşması’na göre halifelik unvanını İran’daki Feth Ali Şah ile paylaşmaya rıza göstermişti. Abdülhamid’in talebine rağmen, ne Fas’taki Sultan Mevlay Hasan ne de Mısır’daki Hıdiv İsmail veya Tahran’daki Nasir el-Din Şah kendisini halife olarak tanıdı. Öte yandan, Avrupa koloni idaresi altında Hindistan, Güneydoğu Asya ve Afrika’da yaşayan Müslümanlar Osmanlı İmparatorluğu’nu kendilerine Avrupalı emperyalistlere karşı yardım etmeye muktedir, ayakta kalan son Müslüman devlet olarak gördükleri için sultanın halifelik unvanını tanıma konusunda daha istekliydiler.
(..)
Öte yansan, Hristiyan orduları ardı ardına Müslüman ülkelerini işgal ettikçe, Abdülhamid’in halifelik iddiasını kabul etme konusundaki tereddüt azaldı. Yine de, Abdülhamid’in halifeliğinin Müslüman geleneğindeki ilk dört halifeninkiyle aynı olmadığına dair genel bir ret de söz konusuydu.
Aslında Trablusgarb, bizimkiler için bir sürgün yerini de barındırıyordu: Fizan... Dilimize bir deyim olarak da yerleşen Fizan, buradadır. II. Abdülhamid döneminde burası sürgün yeriydi.