Türk modernleşmesi ve siyasetinin temel sacayağını oluşturan İttihatçı geleneğin, sadece tek bir akımı değil, yelpazenin hemen her rengini "devletin bekası" ve "otorite" ekseninde şekillendirdiği bir gerçek. İttihat ve Terakkî Cemiyeti (İTC), sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda bir zihniyet dünyasıydı. Cumhuriyet’i kuran kadroların (CHF/CHP) hemen hepsinin bu ocaktan yetişmiş olması, "devleti kurtarma" refleksini cumhuriyetin genetiğine işledi. Rakip partiler olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) da aslında bu ana gövdeden kopan veya ona tepki olarak doğan, ancak kökleri yine o dönemdeki cemiyetleşme ve klikleşme kültürüne dayanan yapılardır. Türkiye'de Siyasal İslam'ın, iddia edildiği gibi milliyetçilikten kopuk, tamamen dışarıdan ithal bir hareket değildir. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Aydınlar Ocağı gibi yapılar, 1960'lı ve 70'li yıllarda milliyetçilik ile muhafazakârlığın iç içe geçtiği "laboratuvarlar" işlevi gördü. "Türk-İslam Sentezi" olarak formüle edilen yapı, Siyasal İslam'ın kitleselleşirken kullandığı dili ve devletle kurduğu ilişki modelini büyük oranda ülkücü/milliyetçi hafızadan devşirdi. DP, her ne kadar CHP'ye muhalif olarak çıksa da, kurucu kadrosu itibarıyla (Bayar, Menderes, Köprülü) yine o İttihatçı-Cumhuriyetçi silsilenin bir devamıydı. Devletin kutsallığı, bürokrasi üzerindeki kontrol arzusu ve toplumu yukarıdan aşağıya dizayn etme isteği gibi İttihatçı refleksler, DP eliyle "sağ-popülist" bir retoriğe tahvil edildi. Devlet kadrolarının bu ideolojilere alan açması tesadüf değildir. İttihatçı gelenekten tevarüs eden "güvenlik öncelikli devlet" anlayışı, toplumsal hareketleri kontrol altında tutmak veya belli dönemlerde sol/liberal yükselişlere karşı baraj kurmak için milliyetçi ve