kendisine "Mabediyar-i ferenk bisyar asar- teceddüd di-deem" yahut "Memalik-i mahrusa-i şahane mahrum-i terakki est gibi cümleler öğreten o acayip adam, konuşmaya kendisini verdiği zaman gerçekten çok değişirdi. Bu akşam, bu nadir anlarımdan biriydi. Atiye, başı yemek masasına dayadığı iki elinin arasında dikkatle dinliyordu.
Sabri Hoca birdenbire Behçet Bey'e döndü:
- Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi.
İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?...
Cahilsin;
okur, öğrenirsin.
Gerisin; ilerlersin.
Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir.
Paran vok, kazanırsın.
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.
Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin.
Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış.
Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor.
Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz.
Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint'i, Çin'i, Efgan'ı, Arap'ı, Türk'ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelâde ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor, bize lâzım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak sey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız, içten, dıştan her