Atiye o akşam kocasına her zamandan çok acımıştı. O akşama kadar comert yaradılışına, kendi saadeti için başkalarına ıstırap vermekten çekinmesine ragmen, "zaman" denen şeye inanır, kendisine son kararını verdirecek birtakım tesadüfleri beklerdi. İradesinin üstünde "yarın" dediğimiz o sihirli imkân, onun verdiği hayat iştahı, onun içimizde yarattığı mucizeli iklim vardı. Fakat o akşam Behçet'in hiddetten, ıstıraptan, korkudan değişmiş yüzü, hâlinden akan zavallılık bu müphem ümitleri de dağıtmıştı. Bu adamı bırakmayacaktı. Sonuna kadar onun yanında, onun karısı olarak kalacaktı. İşin bu tarafı kendi içinde hâlledilince Atiye kocasına daha yakından dikkat etmeğe başladı. Onu beğenebileceği bir hâle sokmak çarelerini aradı, ona müşterek hayatlarını bu perişanlıktan kurtaracak bir ufuk bulmaya çalıştı. Mademki aşkın kapısı onlara kapalıydı, o hâlde başka kapıları açmak lâzımdı.
Politika, kayınbabası gibi onu da çekiyordu. Bu bir aile mirasıydı. Bu kazasker ailesinde kadın, erkek her fert politika ile uğraşırdı. Ata Molla'nın kızı, babasının halalarından birinin kandil tebrikine gittiği bir şeyhülislâm evinde, evin hanımına fısıldadığı üç cümleyle, Abdülmecit Han'ın sabah akşam iltifata gark ettiği bir damat vezirin sürülmesine sebep olduğunu çocukluğundan beri dinlemişti:
- Paşa hazretleri için de çok kibirli diyorlar. Hatta Hanım Sultan bile: "Tebrike gelenleri o kadar bekletiyorsunuz, hepsi devlet rütbesi sahibidir; ayıp olmaz mı?" diye kendisine çıkışmış. Fakat o:
- Eteklerimi öptürmediğime şükretsinler; ben artık saye-i şahanede Atabek saltanat mevkiindeyim" cevabını vermiş.
Bu cümle daha o akşam kulaktan kulağa yayılarak saraya kadar gidiyor, iki gün sonra Şeyhülislâm Arif Hikmet Bey, bir iş için gittiği vezir yalısında, haremden henüz çıkmayan sadrazamın